Nermin Yıldırım'ın Dokunmadanı, insanı en savunmasız yerinden yakalayan o nadir romanlardan biri. Ölümle yüzleşen bir kadının, Adalet'in hikayesi üzerinden, hayatın en temel sorusunu soruyor: Dokunarak mı yaşamalıyız, yoksa dokunmadan, incinmeden geçip gitmek mi daha güvenli? Kitap boyunca bu soru, sessiz bir çığlığa dönüşüyor ve okuru kendi hayatıyla hesaplaşmaya zorluyor.
Romanın en çarpıcı yanı, insanın kendiyle ve dünyayla kurduğu mesafeyi sorgulatması. “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım” cümlesiyle başlayan yolculuk, aslında hepimizin bildiği ama kabul etmek istemediği bir gerçeği yüzümüze vuruyor: Ölüm her zaman beklenmedik. Adalet’in bu şaşkınlığı, “Ne yaşayanlar anlardı beni, ne de ölüler işitebilirdi” diye devam ediyor; yalnızlığın en derin halini anlatıyor. İnsan, ne tam yaşıyor ne tam ölü, arada bir yerde, dokunamadan, dokunulmadan.
Kitap, zamanın acımasızlığını da unutulmaz bir şekilde işliyor. “Geçen zaman sadece hayatımın değil, koca mahallenin de içine etmişti. Bir tür soygun ganimetiydi nihayetinde zaman. Yağmalanmış bir şey.” Bu satırlar, zamanın nasıl sessizce her şeyi çürüttüğünü, bizi tükettiğini öyle güzel anlatıyor ki, okurken durup kendi ömrünüzü sorguluyorsunuz. Zaman her şeyin ilacı değil; “Zaman her şeyin ilacı derler... bu da külliyen yalan.”
Aşk, sevgi, özlem ve güven temaları ise romanın kalbi. “Siz tek birinin sıcaklığının peşindeyseniz, koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız.” Ya da “Başkaları kalbimi kıracağına, bizzat kendim parçalayıp, artık doğru vakti göstermeyen bir saat gibi cebimde taşımayı seçtim.” Bu cümleler, incinmekten korktuğumuz için kendimizi nasıl kapattığımızı, nasıl kendi kendimize zarar verdiğimizi gösteriyor. Aşk ise bir oyun: “İlk aşık olan kaybeder.”
Dokunmanın, bağ kurmanın hem en