Düşman ~ J. M. Coetzee
Merhaba sevgili kitapseverler;
Düşman, kelimelerin bittiği o tekinsiz, sessiz sınıra yürümek gibi. Coetzee edebiyatına duyduğum bu tarifsiz bağ, her defasında beni insanın o en çıplak, en suskun gerçeğiyle yüzleştirmesinden gelir. Yüzümüze çarpan her cümlesi, insanın içindeki o karanlık odaya tutulan sarsıcı bir ışıktır.
Robinson Crusoe destanını hepimiz biliriz. Peki ya o adanın asıl gerçeği, bize anlatılan o kahramanlık masalı değilse? Coetzee, Daniel Defoe'nun hayaletini masaya çağırıyor ve o parlak sömürgecilik mitini paramparça ediyor. Defoe'nun o çok bilinen adasına bir kadın ve dilsiz bir adam bırakıyor. Üç yüz yıllık bir miti, Cuma'nın kesik dilinde ve Susan'ın avuçlarında parçalıyor.
Cruso ölmüş, hikâye sahipsiz. Susan anlatmak istiyor, Foe ise onu satılabilir bir maceraya dönüştürmenin peşinde. İşte o an anlıyoruz: Bazen düşman dışarıda, ıssız bir adada değildir. Düşman içeridedir. Senin gerçeğini elinden alıp kendi kalıplarına dökmeye çalışanların kibrindedir.
Ama hikâyenin asıl sarsıcı merkezi, dili kökünden kesilmiş siyahi adam Cuma'nın sessizliğidir. Sömürgeciliğin en karanlık yüzü: Sadece toprakları değil, bir insanın kendi hikâyesini anlatma hakkını da gasp etmek. Cuma'nın sessizliği, Dante'nin cehenneminden bile ürkütücüdür; çünkü orada konuşan ruhlar vardı, burada kelimeler tamamen katledilmiş.
Biz kelimelere âşık olanlar, bazen her sessizliği dillendirme kibrine kapılıyoruz. Oysa Düşman bizi o kibirle yüzleştiriyor.
Ve son... Okyanusun dibinde, Cuma'nın asıl evinde. Kelimelerin boğulduğu, sadece ağır olanların dibe çöktüğü yerde. Orada bir ağızdan çıkan sessiz hava kabarcığı, bütün romanlardan daha gerçek.
Bazen bir hikâyeyi anlatmanın en doğru yolu, anlatamadığın yerleri olduğu gibi bırakmaktır. Coetzee okumak, işte bu