PulseoftheBook

PulseoftheBook

, bir kitap okudu
Puan vermedi·160 syf.··
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 21:04
·
2026 27. kitabı
Gisele Sapiro
8/10 · 32 okunma
Reklam
Puan vermedi·224 syf.··
2026 26. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 15 Nisan 2026 13:21
Tutsak ~ Anne Michaels Merhaba sevgili kitapseverler, 2024 Booker Prize Finalisti. Edebiyat dünyasının selamladığı, sayfalarının altı çizile çizile okundu denilen türden. Bende bu yüzden merak ettim. Ama her kitap her okura aynı kapıyı açmıyor. Tutsak, tam da bu yüzden kutuplaştırıcı bir roman. Kitabın övülen yanı ne? Kesinlikle anlattığı hikaye değil, kelimeleri nasıl dizildiği. Şiir gibi. Anne Michaels ödüllü bir şair ve bu romanını da bir şair gibi yazmış. Birinci Dünya Savaşı sonrası, bir fotoğraf karesinin etrafında gelişen; hafıza, yas, aşk ve zaman üzerine uzun, yoğun, lirik bir meditasyon diyebilirim. Ruh fotoğrafçısı dediğimiz Marie Curie gibi büyük ve entelektüel temalar işliyor. Ama bunu doğrudan bir hikaye anlatarak değil bölük pörçük, zamanlar ve nesiller arası savrulan anlarla yapıyor. Anlatılan parçalar havaya fırlatılıyor ve okurun o parçaları yakalaması bekleniyor. Sevilmeyen yanı ne? Olay örgüsü yok, atmosfer var. Metin çok dağınık ve yorucu. Ve en önemlisi kitaptaki herkes çok bilge ve çok şiirsel konuşuyor. Kitap aforizmalarla dolu(ben hiç sevmem). Yazarın o güçlü, entelektüel sesi, karakterlerin kendi sesini bastırıyor adeta. Karakterler, yazarın felsefi söylevlerini taşıyan birer megafona dönüşüyor. Bu yüzden, onların acısını anlıyorsunuz ama içiniz onlara acımıyor. Kısacası Tutsak, hikayenin kalbine dokunmayı, karakterin nefesini ensesinde hissetmeyi seven okur için fazla mesafeli, fazla soğuk. Ama cümlelerin içinde kaybolmayı, bir paragrafı üç kez okuyup her seferinde yeni bir şey bulmayı sevenler için farklı bir deneyim. Siz hangi taraftasınız? Ona göre okuyun derim. Herkese keyifli okumalar dilerim, sevgiyle
TutsakAnne Michaels · Timaş Yayınları · 202625 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 25. kitabı
·
35 saatte okudu
·
Okunma: 13 Nisan 2026 01:14
İstanbul Anıları ~ Hagop Mintzuri Merhaba sevgili kitapseverler, Yazarı anlatan en güzel cümlelerden biri şudur: "Okul biçimlendirmedi beni, kendi kendime biçim verdim. O, gözlemlerini, anılarını, kaybolmakta olan bir dünyanın kokusunu ve tadını her şeyden çok önemsemiş bir İstanbul aşığı. Öğretmenliğe dair yaklaşımı bile onun ne kadar özgün bir ruh olduğunu ele veriyor: "Not vermedim, imtihanları da kaldırdım. Öğrenci bilsin veya bilmesin, benim için aynıydı. Onun egosu yıpransın istemedim." Peki, onu yazmaya iten neydi? Belki de en güzel cevabı kendisi veriyor: "Yazıyorum çünkü yazmadan edemiyorum. Geliyorlar." Bazı kitaplar vardır, kapağını açtığınız anda içinize bir koku siner. Eski ahşabın, yeni çıkmış ekmeğin, Arnavut kaldırımlarının yağmur sonrası buharıdır bu. 1897'den 1940'lara uzanan İstanbul Anıları, artık var olmayan bir şehrin ve bir kültürün en mahrem, en sıcak tanıklığı. Mintzuri’nin anıları, gündelik hayatın ayrıntılarıyla örülü. Beşiktaş'ın ahşap evleri, Ortaköy'ün kıyı kahveleri, Galata'nın dar sokakları... Ve tabii ki Armıdan. Yazarın, İstanbul'dan her fırsatta kaçıp sığındığı, toprağın, bostanların ve çocukluğunun kokusunu taşıyan o özlem dolu köyü. Kitap, sadece bir şehir anlatısı değil; aynı zamanda bir memleket anlatısı. Kitabın belki de en kıymetli yanlarından biri, araya serpiştirilmiş eski fotoğraflar. Savaş yılları, kıtlık, yokluk... Okurken, anlatılan o insanların yüzlerini, artık yerinde olmayan o binaları görmek, kelimelerin yarattığı büyüyü katlıyor. Kitap, edebiyatın asıl gücünün kaybolanı bir anlığına geri getirmek olduğunu hatırlatıyor. Artık ne o Beşiktaş var ne o fırınlar ne de o insanlar. Ama bu kitabın sayfalarını çevirirken, burnunuza taze ekmek kokusu geliyor. Kulağınıza Rumca, Ermenice, Türkçe karışık bir sokak satıcısı
İstanbul AnılarıHagop Mıntzuri · Aras Yayıncılık · 201778 okunma
Puan vermedi·400 syf.··
2026 24. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2026 18:01
Küçük Şeylerin Tanrısı~ Arundhati Roy Merhaba sevgili kitapseverler, koskocaman bir dünyaya misafir olup, o dünyanın havasını ciğerlerinize çekmek ister misiniz? 1997 yılında yayınlanan ve Man Booker kazanan roman, Hindistan’ın karmaşık kast sistemini, sömürgecilik sonrası travmalarını ve toplumsal yasaklarını muazzam lirik anlatımıyla sarsarak dünya edebiyatında kalıcı bir yer edinmiş. Roman, nehirlerin ve baharat bahçelerinin ortasındaki Ayemenem’de geçiyor. Merkezde iki yumurta ikizi olan Estha ve Rahel var. Ancak bu sadece çocukların hikâyesi değil. Anneleri Ammu’nun toplumsal sınırlara başkaldıran sessiz öfkesinin ve bir dokunulmaz olan Velutha’ya duyduğu imkânsız aşkın hikâyesi. İngiltere’den gelen kuzenleri Sophie Mol’un ziyaretiyle başlayan olaylar zinciri, ailenin ve hatta koca bir topluluğun kaderini trajik bir biçimde etkiler. Kitap, bir çocuğun travması, bir kadının başkaldırısı ve bir adamın masumiyeti üzerinden, insanın insana ettiği zulmün en estetik ve en ağır anlatısı. Roman aynı zamanda Roy’un o meşhur Aşk Yasaları vurgusuyla okuru sarsarken, kimin, nasıl ve ne kadar sevileceğini belirleyen bin yıllık, taşlaşmış kurallar savaşını da ; (Büyük Şeyler; tarih, devlet, yasalar ile Küçük Şeyler; bir bakış, bir dokunuş, bir çocukluk anısı) anlatır. Sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz ki; okur olarak bize de bu savaşta tarihin koca ayakları altında ezilen o küçücük mucizelerin yasını tutmak kalıyor. Bu kitabı bir okur gözüyle incelediğimde en çarpıcı yanlarından bir tanesinin anlatım mekaniği olduğunu söyleyebilirim. Roy, o nehir gibi akan, yoğun ve şiirsel dilinin ortasında çok zekice bir fren mekanizması kullanmış. Karakterin iç dünyasındaki karmaşayı ya da travmayı anlatırken aniden A, B, C şeklinde maddelenmiş, mekanik bir yapıya geçiyor. Modern
Küçük Şeylerin TanrısıArundhati Roy · Can Yayınları · 20201,755 okunma
Puan vermedi·144 syf.··
2026 23. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2026 12:07
İnsanlığın Sonu ~ Guido Morselli Hadi ama bilge ve küstah insanlar, kendinize çok fazla önem veriyorsunuz. Dünya, iki ayaklı bir ırkın ortadan kaybolduğu bugünkü kadar canlı olmamıştı hiç. Hiç bu kadar temiz, bu kadar parlak, bu kadar neşeli olmamıştı. Merhaba sevgili kitapseverler, Kitap, baştan sona tek kişilik bir monolog olduğu için okuru sıkan tarafları var ama bir yazarın dünyaya bıraktığı son, devasa ve biraz da öfkeli bir veda mektubu olarak düşününce waaw oldum. Alışılagelmiş felaket senaryolarının çok ötesinde, gürültüsüz bir kıyametin anatomisi olarak karşımıza çıkıyor. Romanın isimsiz anlatıcısı, insanlıktan ve kendinden bıkarak İsviçre Alpleri’ndeki bir mağarada hayatına son vermeye karar verir. Ancak intihar girişimi başarısız olur. Mağaradan çıktığında ise dehşet verici bir sessizlikle karşılaşır. İnsanlık buharlaşmıştır. Ne bir ceset, ne bir kan izi, ne de bir kaos vardır. Sadece insan soyu aniden yok olmuştur. Kahramanımız, kurtulmak istediği dünyanın tek sahibi ve tek mahkûmu olarak kalmıştır. Zihninin kıvrımlarında tek başına kalan kahraman için artık her adım bir veda. Sebaldvari bir bellek yürüyüşü, bu romanda insanlığın kendi sessiz yıkıntıları arasında dolaşan bir hayaletin fısıltısına evriliyor. Kitabı sarsıcı kılan en büyük detaylardan biri, Guido Morselli’nin hayatı. Reddedilmiş bir yazar olan Morselli, bu kitabı bitirdikten kısa süre sonra intihar etmiş. Metindeki o koyu yalnızlık ve terk edilmişlik hissi, yazarın hayatını okuyunca beni daha çok etkiledi. Morselli aslında bize şunu söylemiş: Dünya, insan olmadan da muazzam bir şekilde var olmaya devam eder. Acıklı olan, bunu görecek kimsenin kalmamasıdır. Herkese keyifli okumalar dilerim, sevgiyle
İnsanlığın SonuGuido Morselli · Can Yayınları · 202662 okunma
Reklam