"SEVGİLİ MAYAKOVSKİ"
"Yaşamak saldırıya uğramaktır, demişti başka bir şair. Hüznün en koyusunu koltuğunun altına alıp gelirken hayat; gidip intiharın soğuk duvarları arasına saklandın ya, aşk olsun!"
Herkes bir şeyler söylüyor ama kimse kimseyi duymuyor. Dünya gürültüyle kaplıyken, en çok susanlar acıyor insana.
İnsan kalabilmek var. Ve bence kitap boyunca en çok bunun üzerine duruyor yazar. Şu dünyada, tüm bu kaosta, bombaların, yalanların, açlığın, savaşın ortasında hâlâ merhametini, hüznünü, vicdanını kaybetmemek… İnsan kalabilmek.
Tanıdık isimler geçiyor satır aralarında. Haraza çocuğu, Gülistan Sarayı, Park-ı Lale, Rey, Tecriş… Her biri bir hikâye, her biri bir yara. Ama en çok o cümleler var ki, tekrar tekrar okudum yutkunarak.
Çünkü metin sadece duygu değil, eleştiri de taşıyor. Sosyal, kültürel, ekonomik, politik… Hepsine aynı anda dokunuyor. “Petrol ve dolar yükseldikçe aç kalan insanlar için mi savaşıyor ülkeler?” diye soruyor mesela. Cevap vermek zor. O yüzden sessiz kalıp düşünüyoruz.
Okurken farkında olmadan bir terazi kuruyoruz zihnimizde. Bu dünyada kim daha rahat yaşıyor? İyiler mi, kötüler mi? Toplum değiştikçe, ölçütler de değişiyor. “Eskiden azar azar ölüyorduk, şimdi ölmek bir yaşam biçimi oldu” cümlesi tam da bu değişimin özeti sanki.
Belki de mektupların en kıymetli yanı bu: Toplumsal değişimi, bir insanın iç sesiyle, samimiyetle aktarması. Ne kadar resmî olursa olsun dünya, bir mektupta her şey kişisel, her şey gerçek.
Kitabın en güçlü yanı, yazarın duygusunu saklamaması. Kızgın, üzgün, umutlu ve umutsuz aynı anda. Hiçbir şeyi “nesnel” diye anlatma derdi yok. Tam tersine, öznel olmak en büyük erdemi.
Bu yüzden yazarlar, şairler, siyasetçiler de nasibini alıyor eleştiriden. Ama bu kin değil, hayal kırıklığı. Birinin “Bu diyar merhametli