Hamdi Ulukaya'nın Chobani markasıyla Türkiye'ye, spesifik olarak da Fenerbahçe stadyum isim ve Avrupa maçları göğüs sponsorluğu üzerinden milyarlarca liralık (toplamda 100 milyon euroya yakın bir paket) devasa bir bütçeyle girmesi, dışarıdan bakıldığında rasyonel kapitalist mantığa tamamen aykırı görünüyor. Nitekim kendisi de bizzat imza töreninde "Faaliyet göstermediğimiz bir pazarda reklam harcaması yapıyoruz. Bu benim hayatta yaptığım en gerçek dışı ticari hamle oldu" diyerek bu absürtlüğü itiraf etti.
Peki o zaman, hukukun ve ekonominin bu kadar tartışmalı olduğu merkezileşmiş bir ülkeye bu sermaye neden giriyor? Avrupa'da bir kulüp almak yerine neden bu yol seçildi? Ve Acun Ilıcalı’nın Hull City hamlesiyle bu durum nasıl bir tezat oluşturuyor?
Acun Ilıcalı Türkiye'deki merkezi riskten kaçıp parasını İngiliz futbolunun regüle edilmiş güvenli limanına park etmeye çalışırken (tıpkı Ruslar gibi); Hamdi Ulukaya zaten o güvenli limanın zirvesinde oturduğu için, Türkiye'deki riskli ekosisteme "Fenerbahçe kalkanıyla" girip tamamen yerel bir kültürel hegemonya ve itibar satın alıyor. Biri riski azaltmak için dışarı kaçıyor, diğeri riski umursamayacak kadar büyük olduğu için içeriye şov yaparak giriyor. Kulüpler yine aynı amaca hizmet ediyor, sadece aktörlerin rüzgarları farklı yönlerden esiyor.
Hamdi Ulukaya, Erzincan kökenli, Kürt ve Alevi kimliği bilinen, küresel çapta ise mülteci hakları için milyarlarca dolar harcayan bir figür. Türkiye’deki egemen makro-milliyetçi refleks için bu kimlik kartı, ne kadar büyük bir "başarı hikayesi" yazılırsa yazılsın, kriz anlarında her zaman ilk kaşınacak yerdir. Yoğurt markasının adının (ki kelime kökeni dümdüz 'çoban'dır) bir dönem siyasi sembole dönüştürülüp boykot kampanyalarına malzeme edilmesi, toplumun bir kesimindeki o derin