Öyle ya, kim dönüp kendi gölgesine bakardı ki? Gölgesinin sadakatle sürünerek ve sessizce adımlarının arkasından geldiğini hissederdi insan, bazen bilincine varmadığı bir dilek gibi önünden acele ettiğini de bilirdi, ama gölgenin parodi yaparcasına aldığı biçimleri gözlemlemeye ve bu çarpıtılmış şekillerin içinden kendi varlığını seçmeye çalışması çok nadirdi.
En geride kalmış şeyler, eğer zamanında kök tutmuşlarsa ve bir anda, hayal oyunları veya parodi veya aldatmaca veya taklit olarak dahi geri dönerlerse yakın oluverirler. İnsan yirmi beş sene ayak basmadığı bir şehre nihayet tekrar geldiğinde, hangi otobüse binmesi gerektiğini anında biliverir. Önceki gün sorulsa, tam bir sene oturduğu sokağın adını mırıldanmayı beceremez. Zaman sıkışır ve bugün bugündür ve dündür ve önceki gündür, bir mesafe yoktur; Bay Marcel Proust'un, romanında gayet güzel gösterdiği gibi.
Heteroseksüelliğin doğallaştırılamamış olması heteroseksüelliğin kendisi açısından bir pathos kaynağı teşkil ediyor olmakla birlikte -ki heteroseksüellik teorisyenleri buna genellikle onun 'kurucu huzursuzluğu' olarak değinirler-, toplumsal cinsiyet normları açısından (özgünlük ve gerçek olma iddialarının belli türde bir doğallaşmış toplumsal cinsiyet taklidinin sonucu olduğu gösterildiği ölçüde) yıkıcı ve çoğaltıcı bir parodi vesilesine de dönüşebilir.
Mumya müzesindeki heykeller ... hatta mankenlerin panayır parodileri bile hafife alınmamalıdır. Madde asla şaka yapmaz; her zaman trajik ölçüde ciddi ögelerle doludur. Maddeyle oynanabileceğini, ona şaka olsun diye biçim verilebileceğini düşünmeye kim cüret eder? Şakanın maddenin içine gömülüp kalmayacağı, onu kader gibi, akıbet gibi kemirmeyeceği ne malum? Neden olduğu şey olması gerektiğini, neden kendisine zorla dayatılmış ve sadece bir parodi olan biçimde kalması gerektiğini bilmeyen o kuklanın yapıldığı maddeye kazınmış acıyı, oraya hapsolmuş cefayı düşünebiliyor musun?
Bruno Schulz