Bazı kitaplar vardır; okunmaz, insana değdirilir. Lea benim için tam olarak böyle bir yerde duruyor. Bir hikâyeden çok, bir boşluğun çevresinde dolaşan sessiz bir soru gibi. Yokluk… Ama kaybedilmiş bir şeyin yokluğu değil sadece; hiç tam olarak var olamamış olanın bıraktığı iz.
Pascal Mercier bu romanda yokluğu yüksek sesle anlatmıyor. Bağırmıyor, dramatize etmiyor. Tam tersine, yokluğu gündelik hayatın içine sızdırıyor. İnsanların birbirine temas ederken aslında ne kadar uzak durabildiğini, bir arada olup ne kadar yalnız kalabildiğini gösteriyor. Bu yüzden roman boyunca hissettiğim şey bir eksiklik değil; bir soğuma, bir çekilme hâliydi. İnsanlar var ama birbirlerine doğru değil, birbirlerinden uzağa doğru hareket ediyorlar.
Kemana sarılan genç…
Bu detay beni özellikle durdurdu. Çünkü bazen insan konuşarak değil, bir şeye tutunarak hayatta kalır. Keman burada müzikten çok bir tutamak gibi duruyor. Duyguların kelimeye dönüşemediği yerde, ses olur. Ama o ses de bir çağrı değil; daha çok kendi içine doğru atılmış bir çığlık gibi. Kimseye ulaşmak zorunda değil, yeter ki içerdeki boşluk tamamen sessiz kalmasın.
Roman boyunca şunu düşündüm:
İnsanlar neden birbirini bu kadar kolay ıskalıyor?
Belki de mesele sevgisizlik değil. Belki herkes kendi içindeki yoklukla o kadar meşgul ki, başkasının varlığına yer kalmıyor.
Lea bana şunu hissettirdi:
Bazı ilişkilerde terk edilmezsin, kaybedilmezsin, reddedilmezsin.
Sadece tam olarak görülmezsin.
Ve bu, yokluğun en incitici hâli.
Kuzguncuk’ta, vapur caféde bu kitabı okurken, denizin sürekli hareket hâlinde oluşu ile romandaki içsel durgunluk arasındaki tezat dikkatimi çekti. Hayat akıyor, vapurlar kalkıyor, insanlar geçiyor… Ama bazı iç boşluklar yerinden kıpırdamıyor. Mercier’in dünyasında zaman ilerliyor ama duygular askıda kalıyor.