"Kokuların dilini anlıyorsunuz demek... Peki, evın içindeki koku ne diyor şimdi?"
"Bu evde bir zamanlar bir şair yaşamış diyor."
"Başka?"
"Bu evde bir şair ölmüş diyor ... "
Babama karşı hissettiğim sevgi katıksız çekim gücüyle beni içine hapsetmekle tehdit ediyordu. Onu sadece sevmedim, onu putlaştırdım. Bazen ikimiz dünyanın geri kalanından sakladığımız bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi gelirdi. Örneğin, sık sık öğretmenlerimin bana ne öğrettiklerini sorardı, dikkatle dinler ve sonra, "Neden?" derdi. Din, ahlak ya da erdem konusunda ne zaman bir soru sorsa, ezberden cevaplarsam ya da papağan gibi tekrarlarsam bunu bilebilir ve, "Peki, bana sadece yaşlı Bay Fayling'in düşüncelerini anlattın" ya da "Yüzyıllar önce yaşayan bir yazarın düşüncelerini biliyoruz. Ama burası ne diyor Haytham?" diyerek elini göğsüme koyardı.
Şimdi ne yaptığını anlıyorum. Yaşlı Bay Fayling bana gerçekleri ve mutlak gerçekleri öğretiyordu, babam ise onları sorgulamamı istiyordu. Yaşlı Bay Fayling'in bana vermiş olduğu bu bilginin kökeni neydi? Kim yorumladı ve neden bu adama güvenmeliyim?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Öyle görünüyor ki benim hücrelerim, yani BİZ biyolojiyi dengeleme konusunda çok akıllıyız. Öyleyse nasıl oluyor da ben bu sürecin farkında olmuyorum? Bu duruma herhangi bir katkıda bulunamaz mıyım? Zihnim gerçekten hücrelerin sahip olduğu bilgiye sahip değil. Peki ben, Mike olarak, nerede devreye giriyorum?"
Melek sözlerine devam etti. "Bedeninin sadece senin onu uygun yiyecekler, çevresel bilgelik ve iyi bakım ile onurlandırmana ihtiyacı vardır, gerisini o halleder. Şu ana kadar onu nasıl rahat ettireceğini, nasıl uygun biçimde besleyeceğini ve ona nasıl egzersiz yaptıracağını öğrendin. Sistemlerin senin başka bir şey yapmana gerek olmadan mutlu ve meşguldürler. Şimdi senin ruhunun testini anlamanın zamanı geldi, çünkü senin bedenine vereceğin bir şey var ve bu onun kendisi için asla yapamayacağı bir şey. Onun ne olduğunu biliyor musun?"
Mike bildiğini düşünüyordu.
"Ruh'un (Tanrı'nın) yeni armağanlarını kullanmayı ve titreşimimi yükseltmeyi seçiyorum."
"Doğru anlamışsın. Hücrelerinin yapamayacağı şey Tanrı'nın -içinde taşıdığın ve kendini aydınlatmayı seçme gücüne sahip olan- parçasını kulanmaktır. Sadece ruhun bunu yapabilir ve bu seçimi sadece ruhunun yapabilmesine karşın, her hücren senin buna izin verdiğini bilecektir.."
-"Nereye?" diye sordu. Süleyman:
"İçeri; Evliya Çelebi'yi kurtarmaya" dedi. Nesrin yalvaran bir sesle:
- "Bırak.. nükteyi bırak. Sen nükteye katlanacak adam mısın? İnme nükteye, diyeceğini düpedüz söyle. Asıl o zaman kurtarıcı olursun. Hadi gidelim" dedi.
- "Peki gidelim. Fakat alayım Çelebi'mi"
Nesrin gülümsedi:
"Kalsa ne çıkar? Cevdet Paşa evde değil mi?"
"Hocam" da gülümsedi. Çıktılar. Şimdi Nesrin'in eli Sûleyman'ın elinde idi ve bunu Doğanbeyliler pek güzel buldular. Nesrin'e gelince, Nesrin; mutluluğa ancak bir noktadan ulaşılabileceğini daima biliyordum demek isterdi: Gün daima ve herkes için akşamlıdır, dün doğan bir gün ölür. Ama ölüme giden yollar ve gidişler hep aynı değildir, ölümün ötesi herkes için aynı değildir ki...
On olmadan da bütün yayla ayakta idi: Önce köpekler bir başka türlü havlaya havlaya, beyaz çadırların önünden geçerek çamlığa doğru, yokuş yukarı koştular, sonra Yörükler de oraya gitti. Şimdi artık kimi öfkeli, kimi acı acı ve soluk soluğa hırlamalar işitiliyor, bunlara insan haykırışları karışıyor, arada sırada silahlar patlıyordu.
Küçük kız ne olduğunu bilmeden tir tir titredi, kendisi kadar korkan ablasına sarıldı ve bekledi. Çok, çok zaman geçmiş gibiydi, ama bu ürpertici kıyamet on onbeş dakika ya sürmüş ya da sürmemişti. Köpeklerin havlamaları önce yukarılara doğru uzaklaştı, sonra homurtular halinde geriye döndü ve Yörüklerin basık ve heyecanlı konuşmaları ile birlikte çadırlara yaklaştı. Küçük kız babasının sesini işitti:
"Ne oldu?"
"Kurtlar, beğ.. Karabaş'a saldırmışlar.
Küçük kız çadırı zorla açarak dışarı fırladı:
"Karabaş nerde?"
Yatıştıramadılar. Hayır, Karabaş'ı görecekti. Ramazanın gözleri doldu. Babası baktı olacak gibi değil, peki dedi ve beyaz çadırların gemici fenerlerini de alarak kayaya gittiler. Büyükleri bile dehşete düşürdü görünüş; gırtlağı parçalanmış iki kurt yerde yatıyordu ve Karabaş da kanlar içinde yere, kayanın ağzını kapatacak şekilde serilmişti. Ama soluyor ve halsiz halsiz de olsa ayak seslerine öfkeyle hırlıyordu. Üzerine kapanan küçük kızı bile ısırırdı.. takatı olsaydı.. başını çevirip ağzını açacak hali olsaydı. Tanıdı ama onu.. okşayışından.. sesinden, kokusundan değil, okşayışından. Sevginin böylesi ancak onun ellerinde vardı. İçine, sıcacık, güven geldi ve kendini bıraktı. Yavrular kovuğun dibinde sinmiş kalmışlardı, faltaşı gibi açılmış üç beş göz, küçük kızın üzerine eğilen gemici fenerinin ışığında kara elmaslar gibi pırıldıyordu.