Mükemmel bir hayat, sadık bir eş ve 12. yaş gününe hazırlanan küçük bir kız… Perla Wultz’un bu pürüzsüz görünen dünyası, aslında 23 yıl önce işlenmiş karanlık bir cinayetin ve o cinayet yüzünden hüküm giymiş bir adamın gölgesi üzerine kurulu. Roman, bir doğum günü partisi hazırlığını geçmişin hayaletleriyle iç içe geçirerek ilerliyor.
Bir psikolojik gerilim romanında yazarın en büyük başarısı, gerçeği okuyucunun burnunun ucuna kadar getirip yine de fark ettirmemesidir. Ne yazık ki burada tam tersi oluyor. En büyük sürpriz olarak sunulan karakter sırları, o kadar belirgin ipuçlarıyla veriliyor ki dikkatli bir okur için olaylar daha ilk bölümlerde çözülüyor. Yazarın büyük bir gizem gibi saklamaya çalıştığı bağlantıların erken fark edilmesi, kitabın tüm gerilim iskeletini çökertiyor.
Gizemli ve merak uyandıran bir akış yerine, sürekli kendi zekasını ve kusursuz planlarını öven bir ana karakteri takip ediyoruz. Bir noktadan sonra olayların nereye varacağını merak etmeyi bırakıyor, karakterin bu bitmeyen kendini yüceltme haline katlanmaya çalışıyorsunuz. Tamam, en zeki sensin deyip kitabı kapatıp atma isteği tam da burada başlıyor.
Konu aslında oldukça güçlü. Ancak işleniş o kadar zayıf ki şaşırmayı bekleyerek okumanın bir anlamı kalmıyor. Yazarın sakladığını sandığı her şey daha en baştan kendini ele veriyor.
En başından ne olacağını, kimin ne yapacağını bildiğiniz bir kitapta ne merak kalıyor ne de gerilim. Trenin raydan çıkacağını biliyorsunuz; ama tren o kadar yavaş ilerliyor ki, o kaçınılmaz çarpışma anı bile heyecanlandıramıyor.
Yazarın o meşhur ters köşe hamlesi maalesef kitabı kurtarmaya yetmedi, aksine iyice aşağı çekmiş. Tahmin etmesi zaten çocuk oyuncağıydı da, ben yine de bir umut beklemiştim. Sonunu resmen şu şekil bitirdim. Tam bir hayal kırıklığı oldu