Amerika (ABD) denildiğinde ilk akla gelen yerlerin başında California, Los Angeles ve Hollywood gelir; bu hiç de şaşırtıcı değildir. Özellikle “eğlencenin merkezi” dersek abartmış olmayız. Pasifik Okyanusu’na kıyısı, deniz ve güneşle iç içe yaşamı, özgürlük hissi, dalgaların peşinde koşan sörfçüler, medya ve sinema gibi şöhret odaklı sektörler, ayrıca teknolojinin nabzını tutan şirketlerle ciddi bir tanınırlığa sahiptir.
Çekirgenin Günü, bir romandan çok, bir yaşam kültürüne dönüşmüş “sahte benlikler” dünyasını anlatır. Sürekli değişen ya da insanın üzerine yapışan personalar aracılığıyla hayatın algılanışını, özellikle de Hollywood etkisinin filizlendiği yılları gözler önüne serer.
Peki nedir bu “Hollywood etkisi”? En yalın hâliyle; sinema ve görsel şovlar aracılığıyla insanların gerçeklik algısının bozulması, beklentilerinin bu kurgu dünyaya göre şekillenmesidir. Başka bir ifadeyle, insanın kendi hayal dünyasının, başkaları tarafından yeniden yazılmasıdır. Bu etki altında kişi; romantik ilişkilerini, başarılarını ve hayatın bütününü sanki bir film sahnesi izliyormuş gibi romantize eder, dramatize eder, hatta zaman zaman absürt bir noktaya taşır. Bu durum, insan zihninin gerçekliğe dair algısının adeta “hacklenmesi” olarak da yorumlanabilir.
Nathanael West, bu romanıyla yalnızca kendi dönemini değil, günümüzde sosyal ve dijital medyanın yarattığı illüzyonu da önceden haber verir gibidir.
İnsan, olduğundan farklı biri olduğunu düşünmeye başladığında, ortaya çıkan o “yeni kişi” kimdir? Ona hâlâ kendisi diyebilir miyiz, yoksa bambaşka bir hayatı sürdüren yeni bir insan mı vardır karşımızda?
Sevdiğim bir söz vardır: “Bir ruha iki yüz fazladır.”
Peki, o yüzler bir gün insanı terk ederse, geriye kalan kişi yeniden hatırlanabilir mi?
Çekirgenin Günü, alt metinlerinde bu tür