Rûhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu? Pervâne olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nûru görünse...
Ayrılmak isterken onu kolundan tuttu. Avucuna dörde katlanmış bir kağıt sıkıştırdı. Nihan elindekine bakmadı ve ışığın çekimine kapılmış bir pervane gibi Eczacı Halil bey'in köşküne dogru yürüdü.
Pervane yeni yaşamına doğru yürümeyi sürdürüyor. Yürümeyi hiç kesmiyor, etrafındaki karanlık bir ana rahmi gibi; karanlık dağıldığında, seher pusunda başını kaldırmak ve doğudan uzanıp iri bir kaya parçasının yan tarafına vuran soluk renkli ışık huzmesini görmekse, yeniden doğmak gibi.
Ruhum ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu.
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu...
Sana kim derler, sual ayıp olmasın namın nedir?
Sana sık sık bakıp zor ile gönlüm müptelâ ettim
Sirişk-i çeşmimin bak f arkı var mı çağlayanlardan
Mumlarla arar yanmaya pervane bu nârı
Benim sensin gülüm ey gonca-f em söyle senin kimdir?
Gülsün sana gülmek yakışır sen gül efendim
Yaz geldi bahar oldu açıl gül gibi sen de