Paris ve Londra'da Beş Parasız... Açıkcası bu yazıyı kitabı incelemekten ziyade anlatılanlar üzerine zihin yormak adına yazıyorum. Kitapta bir hikaye anlatılmıyor, daha ziyade bir kesit ve bu kesitte karşılaşılan toplumsal -muhtemelen evrensel- bazı çürümüşlükler anlatılıyor. İki kısma ayırmak gerekir, evet doğru bildiniz, Paris kısmı ve Londra kısmı. Paris'le başlayalım...
Yazar kesinlikle Paris'i daha çok sevmiş, oldukça belli bu. Paris'te plongeur dedikleri aşçı yamağı mı demeli, komi mi demeli, yoksa hiç kafa yormadan vasıfsız mutfak personeli mi demeli, o pozisyondaki işçiler üzerinden gidiyor yazar, onlar üzerinden Paris'in ayak takımının yaşamını inceliyoruz. Öncelikle şunu söylemek gerek, okuyanlar nasıl okudular bilmiyorum ama ben hiç de "Paris'teki ayak takımının hayatı ne zormuş, ne geçim dertleri varmış öyle" diye okumadım, 2021 Türkiye'sini hissederek okudum. Günlük geliriniz giderinizi karşılıyor ve o gelir için 15 ila 18 saat çalışıyorsunuz. Günün sonunda elinize geçen tek şey o günü de ölmeden, karnınız yarı aç yarı tok bitirmiş olmak. Vasıfsızlığın getirdiği fakirlik, fakirliğin getirdiği vasıfsızlıkla birleşip kısır döngü halinde ölene kadar devam edebilir, talihiniz yaver gitmezse, gidişe dur demezseniz. Hikayede yazar dur dedi. Daha mı iyi oldu?
Londra... Paris'ten daha soğuk, daha katı, daha sıkıcı. İş bulmak zor ama aç kalmak daha zor. Çünkü burada kitapta "fıçı" diye bahsedilen çeşitli barınaklar var. Bir koğuşta 50-60 kişinin yerde yattığı ve ayda bir-iki gün kalma hakkınız olan, iki dilim ekmekle çay verilen yerler. İki günden fazla kalırsanız bir hafta hapis cezası alıyorsunuz. O yüzden çeşitli barınma evlerini dolaşarak, hepsinde bir iki gün konaklayan bir toplumsal sınıf ortaya çıkıyor: Berduşlar. Yine plongeurler gibi niye ve ne için