"Sence aldatılan biri neden hayatındaki insanı affeder?"
Ani sorusunu cevaplamak için çok düşünmedim. "Sevdiğinden mi?"
Konuşmadan önce derin bir nefes aldı. "Sevgi yüce, kimi zaman ihaneti bile bağışlayacak kadar affedici bir duygudur. Ama çoğu durumda sevgi, ihaneti görmezden gelmeye tek başına yetmez. Neticede insan sevdiğine daha hırçın olur. Ona tahammül gösterdiği gibi kimseye çıkarmadığı pençelerini de ona çıkarır. Aldatmak da böyle bir şey işte, sevenin katlanamayacağı cinsten. Kimse çok sevdiği, kalbini emanet ettiği insanın ihanetine uğramaya göz yumamaz. O insana baktığında gördüğü tek şey yalanları olur."
"Öyleyse insanlar neden kendine ihanet edeni affeder?"
"Cevabı basit," derken nasıl akıl edemediğime şaşırmış gibiydi. "Bağımlılıktan. Karşısındaki kişi olmadan bir hayat sürdürmeyi göze alamadığından. İnan bana, bunun sevgiyle uzaktan yakından alakası yok."
"Bazen bunu neden yaptığını anlamıyorum," dedim açıkça. "Neden benimle uğraştın ki? Damla gibi kollarına koşmaya hazır olan bir kızla birlikte olup hayatına devam edemez miydin?"
Ege başını yavaşça iki yana sallarken hafifçe güldü. Hemen ardından bakışları yanımızdaki pencereden dışarı, gökyüzüne kaydı. Yıldızlar ışıl ışıldı, dolunay tüm görkemiyle kendini sergiliyordu. "Eğer," dedi usulca. "Gözünü parlaklığıyla kör eden ay ışığıysa yıldızlar senin için cılız birer mum alevinden ibarettir."
Kuzey ışıklarıyla ilgili bir sürü efsane vardır. Kimilerine göre bu ışıklar ölen çocukların ruhlarının oynarken saçtığı ışıklardır. Kimileri bu ışıkları yanan bir gökkuşağına benzetir. Bazı halklar devlerin gökyüzünde yaktıkları büyük bir ateş olduklarına inanır. Bense bu ışıkları görmek istiyordum çünkü sadece... Seviyordum. Bana yeni başlangıçları hatırlatıyordu. Keşfedilmemiş yolları, korkutucu kayboluşları anımsatıyordu. Sadece fotoğraflarda gördüğümde bile sıcak bir elin kalbime dokunduğunu hissediyordum.