Minerva'nın ( akıl tanrıçası ) baykuşu kanatlarını yalnızca alacakaranlık çöktüğünde açar. Yani felsefe eskimiş bir yaşam biçimi, hayattan bir ayrılma ve post festum bir muhakeme gerektirir . Hegel 'i tekrarlayarak ama temelde farklı bir yaklaşımla Debord şöyle yazıyordu, " sanatın büyüklüğü yalnızca hayatın alacakaranlığında ortaya çıkar.
“Savaş bir hastalık,” diye düşündü, “ben savaşı bir hastalık gibi kabullenmek ve ona katlanmak zorundayım. Yok yere. Erkeklik belası. Korkusuz bir hasta olacağım, o kadar! Neden dövüşeyim? Savaşın haklılığına, kaçınılmaz olduğuna, gerekli olduğuna inanmıyorum. Neden dövüşmeyeyim? Postum, kurtarılmaya değecek bir post değil ki.” “Evet,” dedi, “işte, beni yönetiyorlar, bir noktaya yönlendiriyorlar.” Basit bir memur, bir emir kulu. Ve onda bıraktıkları, memurların o kederli stoisizminden ibaret, o kendilerine olan saygıları yüzünden her şeyi, yoksulluğu, hastalıkları ve savaşı, hepsini kabul eden memurların acı stoisizmi. Gülümsedi, kendi kendine, “Kendime saygım bile yok benim,” diye söylendi. Philippe, “Bir kurban,” diye düşündü, “onlara bir kurban gerek.”
İranlılar geçmişte yaşıyor, çünkü geçmiş onların vatanı, çünkü şimdiki zaman hiçbir şeyin onlara ait olmadığı yabancı bir ülke. Bizim günümüzde modern yaşamın, insanın özgürleşmesinin simgesi olan her şey onlara göre yabancı egemenliğin ve baskısının simgesi: Karayolları, Rusya demek; demiryolu,telgraf, banka, İngiltere; posta dedin mi Avusturya-Macaristan…
“Kendinizi mahva sürüklemenizi seyrederken nasıl sabırlı olabilirim? Bunu size göstermek vazifem. Burada kalıp avlanıyor, zamanınızı ziyan ediyorsunuz, oysa düşmanlarınız bütün dünyayı aleyhinize çevirmekle meşgul. Naipler yarın toplanıyor. Japonya’daki daimyo’ların beşte dördü Osaka’ya çoktan vardı ya da varmak üzere. Daveti reddeden tek önemli kişi sizsiniz. İhanetle suçlanacaksınız. Ondan sonra hiçbir şey kurtaramaz sizi. Hiç değilse lejyonlarınız tarafından çevrilmiş olarak Yedo’da, evinizde olsaydınız. Burada açıktasınız. Sizi koruyamayız. Bin adam bile değiliz, üstelik Yabu-san bütün İzu’da seferberlik ilan etmedi mi? Yirmi ri’lik alanda sekiz binden fazla askeri var, onun üzerine altı bin adam da sınırlarını koruyor. Casusların söylediğini biliyorsunuz, kalyonla kaçmaya çalıştığınız takdirde sizi batırmak üzere kuzeyde bekleyen bir filosu varmış! Yine onun elinde tutsaksınız, göremiyor musunuz bunu? İşido’dan bir posta güvercini gelmesi yeter, Yabu sizi istediği an mahvedebilir. Size ihanet edip İşido’yla bir olmayı planlamadığını nereden biliyorsunuz?”
“Öyle bir şeye kalkışıp kalkışmamayı düşündüğüne eminim. Onun yerinde olsam ben öyle yapardım, değil mi?”
“Ben yapmazdım.”
“O zaman kısa sürede ölür giderdin, bunu da kesinlikle hak etmiş olurdun ama seninle birlikte bütün ailen, klanın ve bütün uyrukların da ölürdü, bu da affedilmez bir şey olurdu. Huysuz aptalın birisin! Aklını kullanmıyorsun, dinlemiyorsun, öğrenmeye yanaşmıyorsun, dilini de öfkeni de terbiye etmiyorsun! Olabilecek en çocukça biçimde yönlendirilmeyi kabul ediyor, her şeyin kılıcının keskin kenarıyla çözülebileceğine inanıyorsun. Aptal kelleni almama ya da şu andaki değersiz hayatını sona erdirmeme izin vermememin tek sebebi gençliğin, gelişme imkânın olduğuna dair eskiden beslediğim inanç.
...ruhlarının ölmesine şaşırmıyorum. Ama bedensel olmayan, akıllı ve ölümsüz bizimkinin, bir öküzü öldüren sebeplerin benzerlerinden ötürü bedenimizden çıkmaya mecbur kalmasına çok fazla şaşıyorum. Vücudumuzla bir anlaşma mı yaptı ki, kalbe bir kılıç darbesi, beyinciğe bir kurşun, göğse bir yaylım ateş geldiğinde ruh, delinmiş postu derhal terk ediyor? Çok defa mukaveleye uymadığı da oluyor zira birçok kişi bazılarının öldüğü yaralardan kurtuluyorlar; adeta her ruhun bedeniyle başka bir pazarlık yapmış olması gerek. Doğrusu, bize inandırıldığı kadarıyla, bu kadar çok zekâsı olan ruh, evini terk ettiği zaman kendisine yeni barınak olarak cehennem işaret edilince hiddetten çıldırıyor. Eğer söylendiği gibi, bu ruh zeki ve kendiliğinden mantıklı olsaydı, bizim cüssemizden ayrıldığında da akıl yeteneğine sahip bulunacaktı ve ayrıca nasıl olacaktı da anadan doğma körler bu akıllı ruhun sahip bulunduğu bütün güzel olanaklar sayesinde, görmenin nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemeyeceklerdi. Sağırlar neden hiç işitmiyorlar? Yoksa henüz bütün öteki duyularından mahrum kalmadıklarından mı? Ne yani! Bir sol elim var diye artık sağ elimi kullanamayacak mıyım? Ruhun, her ne kadar zihinselse de, duyuları olmadan hareket edemeyeceğini kanıtlamak için, fırçaları olmayan bir ressamın da tablo yapamayacağı örneğini veriyorlar. Evet, ama bir ressam için fırçası yoksa çalışamaz demek, fırçaları varken eğer boyaları, kalemleri, tuvali ve kâğıtlarını kaybetseydi daha bile güzelini yapabilirdi demek değildir. Tam aksine! Onun çalışmasına ne kadar daha çok engel çıkarsa resmini yapması imkânsızlaşır. Oysa hayatın akışı sırasında aletlerinden birini kaybeden ruh, bu sebeple ancak kusurlu davranabilirken, ölümümüzden sonra hepsini kaybettiği durumda mükemmel çalışmasını bekliyorlar. Bunu