Her şeyden önce,
Çok sevdim bu kitabı. Hikayesini, karakterlerini ve hissettirdiklerini. Bir süredir iyi ki okumuşum dediğim bir kitap olmamıştı bu kitapla o durumu aştık. Bana duygusal olarak çok fazla şey hissettiren, okurken hem ağlayıp hem gülümsediğim, benim için çok kıymetli dediğim ilk 5 kitaptan birisi oldu.
Kitaba gelecek olursak:
Hikaye, Almanya'nın Westerwald bölgesindeki küçük bir köyde geçiyor. Selma rüyasında ne zaman bir okapi görse 24 saat içinde yaşadığı köyde birisi vefat ediyor. Şunu belirteyim ki, ölüm, hayatın akışı içindeki kaçınılmaz bir durak gibi veriliyor. Karakterlerin yas tutma biçimleri, birbirlerine tutunma çabaları boğazınızı düğümlese de sizi kahretmiyor; aksine iyileştirici bir etki bırakıyor. Evet gelelim tekrar konuya. Kitapta Selma'nın yine okapi rüyası gördüğünü anlatmasıyla başlıyor. Bu rüyanın görüldüğünü duyan köy halkı o gün işlerine devam etmekte bir hayli zorlanıyor, korkuyor ya da saklanmaya çalışıyor. Hikayeyi baştan sona Selma'nın torunu olan Luise'nin gözünden okuyoruz. Kitap boyunca bütün karakterleri tek tek benimsiyorsunuz, hepsini ayrı ayrı anlıyorsunuz ve hiçbirine mesafeli kalamıyorsunuz. Karakterler birbirlerini her zaman tam olarak anlamasa da, bir şekilde birbirlerinin hayatına dokunuyorlar her defasında. Hikayelerini öyle güzel yedirmiş ki yazar, kitabın sonuna geldiğinizde hepsiyle iyi ki tanışmışım diyorsunuz. Ayrıca karakter gelişimlerine de tanık oluyorsunuz. Misal ana karakterimiz Luise'nin küçük bir çocukken nasıl büyüdüğüne, hissettiğine ve düşündüğüne şahit oluyoruz. Martin, Frederik, Selma, Gözlükçü, Palm, Elsbeth, Marlies, Alaska, Luise'nin anne ve babası, Alberto, Bakkal, Postacı, Andreas, Bay Rödder... Her bir karakteri ayrı ayrı sevdim, aklıma kazındı. (Aralarından bazılarına başta sinir oluyordum