Geçen elli yılda biz insanoğulları kendi ellerimizle soyumuzdan neredeyse bir yüz milyonu katlettik. Hepimiz kendi toptan imhamızın sürekli tehdidi altında yaşıyoruz. Hayatı ve mutluluğu istediğimiz kadar ölümü ve yıkımı da ister gibiyiz. Yaşamaya ve yaşatmaya olduğu gibi ölmeye ve öldürmeye de güdülenmişiz. Kişiliklerimizi insanfsızca çiğneyerek, kendini yok etmeye yazgılı bir uygarlığa görece bir uyum içinde yaşamayı başarabilmişiz ancak. Belki bir dereceye kadar bize yapılanları ve bizim kendimize yaptıklarımızı bozabiliriz. Belki de erkekler ve kadınlar, birbirlerini sadelikle ve samimiyetle, adına aşk dediğimiz bu gülünçlükle değil, sevmek için doğmuşlardı. Eğer kendimizi yok etmeyi durdurabilirsek başkalarını yok etmeyi de durdurabiliriz. Kendimizi körlemesine onunla yok etmektense, şiddetimizi itiraf ve hatta kabul ederek başlamalıyız. Bununla farkına varmalıyız ki, yaşamaktan ve sevmekten, ölmekten korktuğumuz gibi derin bir korkuyla korkuyoruz.
Şimdi sevgi daha fazla bir yabancılaşma olur, daha fazla bir şiddet eylemi olur. Benim gereksinimim gereksinilme gereksinimi, benim özlemim özlenilme özlemi. Şimdi başka kişinin kalbi sandığım şeyin içine kendim sandığım şeyi yerleştirmeye davranıyorum.
... kendi katledilmiş benliğinin hayaleti tarafından avlanmış olan modern insan bu yüzden diğer insanlara bağımlı hale gelir, bağımlı hale geldikçe de daha az tatmin bulur ve daha çok yalnızlaşır.
Bir yanda kendimizi mahvetme öte yanda buna sevgi adını vermenin çifte etkisi şaşılacak bir marifettir. İnsanların kendilerini kandırmak, kendi yalanlarını gerçek sayacak kadar kendilerini kandırmak için neredeyse sınırsız bir kapasitelerinin olduğu görülüyor. Böylesi kandırmacalarla uyumumuzu ve toplumsallaşmamızı sağlar ve sürdürürüz. Toplumumuza böylesi bir uyumun sonucu, aldatılmış ve zihinlerimizden uzak kendimizi aldatmış bir hâlde yani kendi kişisel yaşantı dünyalarımızdan uzak, biricik anlamdan uzak bir hâlde, hâlihazırda ayrı "deriyle zırhlanmış egolar" olduğumuz yanılsamasına tutulmuşuz.