“Yaşamak” keskin bir nefret ve kınama ile başlayan, ilerledikçe haksızlık mı ediyorum düşüncesiyle afallatan ve sorgulatan, nihayetinde ise şiddetli bir hüzünle sonlanan bir eser oldu benim için. Hakkında ne kadar yazıyor olsam da, tıpkı acının hem okurun hem yazarın acı eşiği, tecrübesi ve idrak kuvvetiyle sınırlı bir şekilde aktarılabildiği gibi, eser de acıdan yoğrulduğu için tarif edilebilecek bir eser olduğunu düşünmüyorum -en azından tatmin olabileceğim şekilde-.
Yazarın anlatımı basit ancak çok gerçekçi. Tüm karakterleri izlemiş gibiyim zihnimde; gülüşlerini, hüzünlü bakışlarını, korkularını, yorgunluklarını derin bir şekilde yaşadım. Cılız ve hasta bedenlerin taşınırkenki hafifliğini ve öldükten sonraki ağırlıklarını kendi sırtımda hissetmiş kadar oldum. Ki bu da beni etkileyen esas yönlerden biriydi, çünkü başlarda sinirlenerek okurken eleştirdiğim basit üslubundan hiçbir şey kaybetmemişti eser, değişen tek şey duygulardı.
Büyük bir aile servetinin mirasyedisi olan ana karakter Fu Gui sadece atalarından kalma servet ve rafah ile kalmayıp duygularımın da altını üstüne getirdi diyebilirim. Her gün geçtiğim ara sokaklarda tüm gününü ganyan bayide ve kahvede geçiren adamları gördükçe sinirlenen birisi için başlı başına zıt bir karakterdi kendisi zaten, yani başlangıçta. :) Genelevden çıkmayan, kumarda tüm mal varlığını kaybederek ailesini koca bir yıkıma sürükleyen Fu Gui'nin akıbetinin bu denli kasvetli ve çarpıcı olacağını tahmin edemezdim. Bazen kitaplardan kazandığım empatinin fazlasını ayırt etmek zorlaşıyor, tüm etik değerlerim veya hassasiyetlerim empatinin yanında silikleşiyor. Sonuçlardan öte nedenlere bakmak mantıklı geliyor ama diğer yandan bu deterministik yanımdan rahatsız da oluyorum. :) Neyse ki bu eserde işleyiş tersine ve kitapta geçen onca