Başta her şey çok masum. Hafızasını kaybeden yaşlılar için 60’ları, 70’leri yeniden inşa etmek harika bir fikir gibi geliyor. Eski mobilyalar, o dönemin sigara markaları, eski gazete kupürleri... İnsan "Ne güzel bir iyilik," diyor. Ama sonra olay çığırından çıkıyor. Sadece hastalar değil, sağlıklı insanlar da "Bugün çok berbat, ben 80'lerde yaşamak istiyorum," demeye başlıyor.Eskiden her şey ne kadar güzeldi diye diye kafayı yedik, en sonunda hepimiz her şeyi unutmaya başladık. Kitapta bir doktor var, bu adam "Madem herkes bugünden kaçmak istiyor, ben de onlara eski günleri geri vereyim" diyor. Hastaneler kuruyor, içini aynı eski evlerimiz gibi döşüyor; eski radyolar, eski koltuklar, hatta o zamanın gazozları bile var. İnsanlar oraya girince sanki 30-40 yıl öncesine dönmüş gibi seviniyorlar.Etrafta o kadar çok unutkanlık, o kadar çok hastalık var ki, sanki dünya bir olmuş hepimize "Hadi amca, teyze, al şu bandı yapıştır, her şeyi unut, rahatla" diyor gibi. Doktorlar hemen teşhisi koyup bizi bir kenara ayırıyor. Aslında biz unutmak istemiyoruz, sadece yaşadığımız şu günleri sevmiyoruz. Kitap bana şunu düşündürdü: Herkes her şeyi unutursa, kim doğruyu söyleyecek? Kim bize eski halimizi hatırlatacak?Geleceği düşünmekten yorulduğumuz için bizi geçmişe hapsediyorlar. O klinik dedikleri yerler başta huzur evi gibi geliyor ama sonra bir bakıyorsun ki herkes oraya doluşmuş, dışarıda hayat durmuş. Sanki herkes "Aman yarını görmeyeyim de dünle idare edeyim" diyor. Yazar burada bizi uyarıyor; geçmiş ne kadar güzel olursa olsun, orası bir ilaç değil aslında bir tuzak. Bugünü yaşamayı beceremezsek, bizi o bantlarla, o ilaçlarla eski bir takvim yaprağının içine hapsedecekler. Yani kitap "Geçmişine sahip çık ama içinde kaybolma, yoksa seni hasta diye bir odaya kapatırlar" diyor.En