Hayır, anma günleri istemiyor. Ne kadar ucuz bir ödüldür, ne kadar kırıcı... Artık kimsenin hatırlamadığı yahut hatırlasa bile önemsemediği modası geçmiş bir elbise gibi değersiz bulduğu, üzerine rutubet, toz, güvercin pisliği, haşere, saç, kıl eklediği. Sonra birdenbire, "Yazıktır, onu da koltuklayalım, onu ne kadar sevdiğimizi, baş tacı ettiğimizi hatırlatalım kendisine, nasıl olsa üç gün, beş gün sonra ölecektir. Gözyaşı dökebilmek için kurumuş, kısırlaşmış, verimsiz ve çağcıl gözyaşı kaynaklarımızı zorlayarak kalmış bir iki damlayı onun için seve seve akıtabiliriz artık. Ve aslında vicdanımızın katranlarını biraz sıyırmaktır bu, muradımızın ziftlerini. Büyük bir ressamımız vardı bizim arkadaşlar! Ona bir plaket hazırlayalım; bir anma gecesi düzenleyelim hazır yaşıyorken; zaten kendisi büst olmuştu, bir büstünü yapalım müzesine koyuverelim yaşarken sevinsin, gönensin zavallı... oyalansın ahir ömründe. O sevinç bol bol yeter son üç gününe de, son üç ayına ve de son üç yılına da... Çekip alalım ölmekte olduğu köşesinden ve aslında diyelim ki ona, "Üstadımız seni unutmadık... bak ne kadar vefalıyız gördün mü? Bizler ülkeyi yönetenler ya da derneğimiz vakfımız..." Aslında bu anma günü, ustaya saygı, her ne haltsa o gün ona şunu demek istiyoruzdur: Bakın ünlü ressam Adnan Kırkbayır kolon ameliyatı oldu, Ramadan Bey birinci enfarktüsü geçirdi ve yine sanatçılarımızdan biri, tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürüyor. Evet, onlara vefa borcumuzu ödeyelim; yani onlar için bir saygı toplantısı düzenleyerek suratlarına karşı söyleyemediğimiz, "Ustam sen artık gidicisin; gençken kıymetini bilemedik fakat şimdi yolculuğuna az bir zaman kala seni başımızda taşıyoruz. Ya hiç taşımasaydık? O zaman bizler ne kadar günahkar, ne kadar ruhsuz, ne kadar adi..." Böylece gündem