Tarihte çok az kişi, mit ile gerçek arasındaki sınırı Grigori Rasputin kadar bulanıklaştırmıştır.
Sibirya’nın belirsizliğinden çıkıp Rus İmparatorluk Sarayı’nın tam kalbine kadar yükselen bu mistik figür, hâlâ gizemini korur.
“Çılgın Keşiş” olarak anılan Rasputin, 1900’lerin başında Romanov hanedanıyla derin bir bağ kurdu. Özellikle İmparatoriçe Alexandra, Rasputin’in oğlunun hayatını tehdit eden hastalığını hafifletebildiğine inanıyordu. Hipnotize edici bakışları, sarsılmaz özgüveni ve tuhaf ruhani otoritesi ona büyük bir etki kazandırdı. Bu etki kısa sürede siyaset ve dinin ötesine taşarak sayısız söylentiyi besledi.
Fısıltılar onu her yerde izliyordu.
Sadece kehanet ve şifa değil… aynı zamanda skandal.
Tutkulu ilişkiler, bayılan hayranlar ve karşı konulmaz bir çekim gücüne dair hikâyeler dilden dile dolaştı. Abartılı olsun ya da olmasın, bu anlatılar Rasputin’in tehlikeli derecede çekici bir adam olarak ününü pekiştirdi; dedikodu ve korkuyla büyüyen bir rezalet yarattı. Düşmanlarına göre o, yalnızca kraliyet ailesini değil, tüm Rus toplumunu yozlaştırıyordu.
Bu şöhret onu güçlü kıldı.
Ve onu bir hedefe dönüştürdü.
1916’da Prens Felix Yusupov’un başını çektiği bir grup soylu, Rasputin’i saraya çekti ve onu öyle dramatik ve çelişkilerle dolu bir suikastla öldürdü ki, olay anında efsaneye dönüştü. Zehir, silah sesleri, boğulma… Her anlatı yeni bir katman ekledi; sonunda ölümü bile doğaüstü görünmeye başladı.
Ama en tuhaf bölüm ölümünden sonra geldi.
Süregelen bir söylentiye göre, Rasputin’in bedeninden bir parça ölümünden sonra alındı, korundu ve zamanla garip bir tapınma nesnesine dönüştü. Yıllar boyunca gizli saklayıcılar, tuhaf ritüeller ve bu kalıntının canlılık ile doğurganlık verdiğine dair fısıltılar ortaya çıktı.
Tarihçi Douglas Smith, Rasputin’in kızı