Aşkın romantik yorumu gökten düşmüş değildi, bir tarihi vardı bunun: 18. yüzyılın sonları ilâ 19. yüzyılın başlarında Batılı ülkelerde genç insanlar, "erken romantikler", ayarlanmış evliliklerdeki burjuva aşkın duygusuzluğuna karşı direnişe geçtiler. Meydana çıkmakta olan, rasyonelliğe, bilime ve teknolojiye dayanan modern çağı da hissizlikle itham ediyorlardı. Bu dünyanın soğuğunda insan sıcaklığının kaybolacağından endişe ediyorlardı, bu endişeleri sebepsiz de değildi. Romantik duygularla bir karşı-dünyanın yaratılabileceğini umuyorlardı. Bu tasavvur modern çağın akışı içinde giderek daha fazla taraftar buldu ve şimdilerde yeniden önem kazanıyor: Çalışma hayatında stres, sıkıntı ve belirsizlik arttıkça, ev yaşantısının o oranda uyumla, anlayışla ve kesinlikle dolu bir selamet dünyası olması isteniyor.
Aşkın, hakikatini asla tam bilemeyeceğimiz bir şey olduğunu anladım. Kuşkusuz bir tür yakınlık ve sevgidir, fakat bunun nasıl olacağı sadece kimle karşılaşacağımıza ve nasıl bir tecrübe yaşayacağımıza değil aynı zamanda aşkı nasıl tasavvur ettiğimize ve buna göre ondan ne beklediğimize, umduğumuza ve nesinden endişe ettiğimize bağlıdır. Bu tasavvur veya yorum öylesine önemlidir ki, aşk dediğin, aşk diye yorumladığındır, diyebiliriz.