1940 yılında Avrupa’da savaş patlamışken New York’ta ikamet eden bir grup bohem sanatçı, Brooklyn’de bir ev tutmaya karar verir. Ev büyüktür, bakımsızdır; Viktoryen dönemden kaldığı için döküntüdür ancak eski zamanların görkemini yansıtan bir çekiciliği vardır. Evi önce üç kişi kiralar: İngiliz şair W. H. Auden, genç romancı Carson McCullers ve Harper’s Bazaar dergisinin editörlüğünü yapan, dönemin kültür dünyasında popüler bir isim olan George Davis. Evde ilk başlarda kalorifer tesisatı bile bozuktur, pek çok eksik vardır; ancak tadilat devam ettikçe kısa sürede evin kadrosu kalabalıklaşır, dönemin gözde isimleri gelip kalmaya başlar. Çoğu, Paris’in işgaliyle gemilerle Avrupa’dan kaçmış mültecilerdir; 1920’lerdeki ve 1930’lardaki özgürlükçü, sanatsal Paris’in Nazi işgali altında çöküşünün yasını tutarlar. Yazarın deyişiyle ev, Nuh’un gemisine dönmüştür. Broadway’de sahneye çıkan burlesk sanatçısı ve striptiz kraliçesi Gypsy Rose Lee’nin gelip yerleşmesi eve renk katar, onun gelişi magazin basınının da ilgisini eve çeker. February House, savaş atmosferinde bunalan sanatçıların birbirini desteklediği, üretmeye teşvik ettiği bir sığınak olur. Sakinlerinin çoğunun doğduğu ay şubat olduğu için Anaïs Nin bu eve "February House" ismini verir. Thomas Mann’ın çocukları da gelip burada kalır; biseksüel bir çift olan Paul ve Jane Bowles da fırtınalı evliliklerinin bütün tartışmalarını burada sürdürür. Carson McCullers aşk acısı çeker ve Gypsy’nin kollarında teselli bulur; ikisinin ismi magazin basınında "kim kiminle" tarzında dedikodu haberlerinde geçer. Bu eve bir bakıma "queer evi" de diyebiliriz aslında; çünkü dönemin baskıcı ortamında bu yaratıcı insanlar, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri sıcak bir mekân bulabilmişlerdir.
Şunu itiraf etmeliyim ki içinde Carson
𓂀 𝕊𝕖𝕝𝕒𝕞𝕞𝕞 𓂀
Öncelikle hayırlı bereketli cumalarımız olsun degerli dostlarım...
Şahane bir kitapla tanışmaya hazır mısınız?
Bugün size @ciniusyayinlari ‘ndan çıkan @ozlemkucuk.tr @ozlemkucuk.kitaplari ‘ın etkileyici kaleminden #benkalbinbilir kitabının yorumu ile geldim...
#kitapkonusu
Türkiye'nin köklü basın grubu
Zirve 'nin magazin bölümü olan Nilüfer Dergisi kadınları ve onların birbirinden farklı hayatlarına yolculuk ettiğimiz yüreğinizi sıcacık yapan dostluğu, aile bağlarını ve insan ilişkilerini konu alan bir kitap BEN (kalbin bilir).Onaltı karekter beşyüz sayfa olması gözünüzü korkutmasın.Nasıl başladı nasıl bitti anlayamayacaksınız bile. Çünkü her bir karakterde kendinizden bir parça bulacaksınız.Okurken duygu değişiklikleri yaşayacak, ağlarken gülecek gülerken düşüneceksiniz...
#kitaphakkındadüşüncelerim
Ben BEN’i (kalbin bilir) çok sevdim.
En çokta SEN’i sevdim sevgili @ozlemkucuk.tr @ozlemkucuk.kitaplari ... Naifliğini,dostluğunu,okuruna olan desteğini ve daha anlatmaya kelimelerin yetmediği bir dolu özelliğini.Çok teşekkür ediyorum bendeki gerçek BEN’i ortaya çıkardığın, gücüme güç kattığın için.
İYİKİ yollarımız kesişti, İYİKİ aynı gün dogduk size dair çokça İYİKİlerim var. Rabbim ayağınıza taş gözünüze yaş değdirmesin kaleminiz hep daim olsun inşALLAH...
Dipnot : Kitap 3 seriden oluşacak. BEN’le başlıyor SEN’le devam ediyor BİZ’le bitiyor. SEN’de ve BİZ ‘de görüşmek dileğiyle. Tavsiye etmiyorum kesinlikle okuyun diyorum gerçek BEN’i bulmanız için...
#alıntılar
𓂀 ‘Her şeyi çok fazla ciddiye alarak yaşarken, yaşamayı atlıyoruz.’ (48)
𓂀 ‘İnsanın 'evi' kalbidir.’ (158)
𓂀 ‘İnsan en çok kendine yabancıdır.
Güneş çıktığında 'gölgeler de' aydınlanır’
Raylar pas içindeydi. Demir, yılların sessizliğiyle renk değiştirmiş, kahverengiye çalan bir yorgunlukla toprağa karışmıştı. Traverslerin arasından çıkan otlar bu hattın artık bir ulaşım değil, bir unutulma alanı olduğunu gösteriyordu. Bir zamanlar hızın ve düzenin simgesi olan bu çizgi şimdi doğanın sabrına teslim olmuştu.
Sağ tarafta eski bir istasyon binası duruyordu. Çatısı kısmen çökmüş, camları kırılmıştı. İçeride bir zamanlar bekleyen insanların varlığı artık sadece boşluk olarak hissediliyordu. Biraz ileride tünel ağzı görünüyordu. Karanlık, gündüzü bile içine çekiyordu.
Ben, Ravi, Hiç ve Münzevi rayların üzerine adım attık. Buraya Frédéric GrosYürümenin Felsefesi kitabını konuşmak için gelmiştik. Ama daha ilk adımda anlaşılan, bu yol sadece kitabı anlatmayacaktı, kitabı değiştirecekti.
İlk soruyu ben sordum.
“Gros yürümeyi neden bir ulaşım biçimi olarak değil de bir düşünme biçimi olarak ele alıyor?”
Ravi kısa bir süre raylara baktı.
“Çünkü ulaşım hızla ilgilidir. Ama düşünme hızla değil, ritimle ilgilidir. Kitap boyunca gördüğümüz şey modern insan sürekli varmak istiyor. Yürüyen insan ise bazen varmak istemiyor. Sadece kalmak, görmek, değişmek istiyor. Bu yüzden yürüyüş bir araç değil, bir durum.”
Hiç hemen araya girdi.
“Ama bu fazla idealize değil mi? Sonuçta yürümek de bir eylem. İnsan yürüyerek yine bir yere gidiyor.”
Münzevi bakışını raylardan kaldırmadan konuştu.
“Gidiyor ama mesele orası değil. Mesele, giderken ne kaybettiğin. Tren rayları bize bunu gösteriyor. Ray üzerinde hareket eden şey özgür değil, sadece güçlüdür. Yürüyen insan ise güçlü değil ama yön değiştirebilir.”
Bir süre sessizlik oldu. Rayların sesi yoktu ama sanki geçmişten bir titreşim kalmıştı.
Ben ikinci soruya geçtim.
“Kitapta Nietzsche neden bu kadar önemli bir yer tutuyor?”
Ravi cevap
Umut, uzaktan akrabaları olan ve yılda bir kaç kez görüştüleri Elif'e çocukluğundan aşık olur. Aşkını ilan etse de karşılık bulamaz. Elif gelgitli birisindir. Bir yandan teklifi engeller öte yandan Umut'a umut verir. Umut'un aşk dolu kalbi küçücük kırıntılara tutunur, ve hayatını Elif'e göre şekilendilir. Üniversite hayatında buna dahil. Farklı şehirlerde okusalarda Elif'in ara ara yaptığı ziyaretler ile arkadaşlıkları devam eder. Ta ki Elif hiçbir açıklama yapmadan yurt dışına yerleşene kadar. 15 yıl yurt dışına kalan Elif'in ardından Tahir, iş dünyasında başarılı olsa da özel hayatında bunu başaramaz. Elif'i bir an bile unutmaz.
Elif'in geri dönemesi ise bütün hayatını alt üst eder. Bir yanı umut dolar yine bir yanı ise bir açıklama peşinde. Ve hala ihtimallere tutunmuş durumda.
Tahir Umut, sevdiği ardından bir ömür tüketen bir adam.
Zaten O Şarkıyı Ben Sana Yazmadım;saf bir sevgiyle seven bir adamın hikayesini anlatan sürükleyici bir kitap. Sevmek, umut etmek, beklemek... duyguların yoğunlukta olduğu bir kitaptı. Ayrıca kitapta nostaljik hava vardı ve hikayeye çok güzel bir renk katmıştı.
@inkilapkitabevi
@orkungalolar
Yolların kapandığı karlı bir Noel vakti, uzakta öğrenci evinde hasta yatan oğlunu alıp eve getirmek üzere yola çıkan Tom’un yolculuk hikayesi ‘Bilinmeyen Ülkede Yolculuk’. Belfast’dan Sunderland’a doğru karlı, fırtınalı bir havada gittiği bu yolda bir yandan geçmişine, hayatına dair çıktığı yolculuğa da eşlik ediyoruz. Bir telefon konuşması, bir şarkı veya bir anı ile bir pencere açılıyor ve oradan sızdığımız yerde Tom’un evlilik, ebeveynlik, sorumluluklar üzerine düşünceleri; pişmanlıkları, hesaplaşmaları, kaygıları var. Sayfalar ilerledikçe aile ile ilgili öğreneceklerimiz var. Üstelik de yazar, travmaları aile hikayesinin ortasına boca etmeyi seçmemiş, böyle metinleri daha çok beğeniyorum.
Tom karakteri fotoğrafçılık yapıyor ve kitapta yer yer bunun da hoşuma giden yansımaları oldu. Bir bölümde Tom’un ifadesiyle toplumsal meselelerde ‘bireysel acıların mahremiyeti’ ama bir yandan da bu fotoğrafların toplumsal etkisi üzerinde düşünüyor, ikonikleşmiş bazı kareleri hatırlatıyor bize. Başka bir bölümde fotoğraf ve zaman ilişkisi üzerine düşündürüyor, bu bölümler de kitabın hoşuma giden kısımlarından oldu. Fotoğraf ve zaman kavramı üzerine düşününce John Berger’ı da anımsadım kendi kendime. Yazarın bu konuda hoşuma giden bir cümlesini buraya bırakıyorum. Kitabın geneline bakınca da beğenerek okuduğum, heyecanlı olay örgüsü sunmamasına rağmen kendini ilgiyle okutan bir kitap oldu.
“İnsanlar fotoğrafları anlamıyor. Sanıyorlar ki fotoğraflar zaman içindeki anı donduruyor fakat gerçekte o anı zamandan kurtarıyorlar ve kameranın yakaladığı şey zamanın ileri doğru akışının dışına adım atıyor. Dolayısıyla o an daima var olacak, tam o saniyede nasılsa daima aynı şekilde yaşayacak, aynı gülümseme ya da kaş çatmayla, aynı renk gökyüzüyle, ışığın ve gölgenin aynı düşüşü, aynı
Etkisi, okuma zamanından fazla süren kitaplardan. Sürükleyici kurgu. Yalın, akıcı dil. Renk metaforu renk katmış. Şiirler ve Xentius alıntılarıyla zenginleştirilmiş. Kadın ve aşk merkezinde tradejediler geçidinde ilerlerken toplumsal analizler, sosyolojik çözümlemeler; kadın erkek, ebeveyn çocuk,
öğretmen öğrenci, komşuluk, dostluk bilumum ilişkiler üzerine çıkarımlarla dopdolu bir okuma oldu. Yarım kalmışlıklar, kendi dünyasının karanlığıyla ışıkları söndürenler, hüzün ve isyanla dolu buruk bir tat bırakıyor. Bence yazar, kitaptaki tanımıyla “anteni açık” kadınlardan. İyi gözlemci, iyi kalem. İlk kitabı bu. İyi ki okudum. Umarım daha çok yazar.
Spoiler;
Kutuplara sahipti iki kadın da. Her şey dibe vurmuş gibi görünse de hem gerçek aşkı ve hem gerçek dostluğu bulabilmekten daha büyük şans olabilir mi? Önsözde ‘kuantum fiziği’ geçiyor. Ona atıfla, kitabın satır altı bir mesajı da; yaşamda ne kadar gece varsa o kadar gündüz var, olabilir.