İlk önce belirteyim, ben bu serinin ilk kitabını da beğenmedim ama şans verdim okumam gereken tonca manga, kitap, çizgiroman varken bu kitabı okudum. Hem ince hem de beni o kadar yormaz dedim... keşke dilime eşek arısı soksaydı da demeseydim.
-Unutmadan söyleyeyim spoiler var-
J. Breen’in "Kopuk Bağlar" kitabı zaten karakter derinliğinden uzak, klişelerle bezeli, temposuz bir kurgu sunuyordu. “Vahşi Bağlar” ise bu enkazın üzerine beton dökmeye çalışıyor ama çatlakları sadece daha da belirginleştiriyor. Bir devam kitabı olarak ne karakter gelişimi sunabiliyor, ne de önceki hataları telafi ediyor. Aksine, hikâyeyi daha da absürt, daha da yapay bir hâle getiriyor.
J. Bree bu kitapla ne yaptı biliyor musun? İlk kitabın üzerine bir şey inşa etmek yerine, o harabenin üstüne pembe simli bir perde çekti ve "bakın ne kadar derinim" dedi. Oysa derin olan tek şey, karakterlerin içine düştüğü mantık çukuru. Hani derler ya “karakter gelişimi”, bu kitapta öyle bir şey yok. Karakterler gelişmiyor. Karakterler, sabah uyanıp kahvaltı yerine “Ben bu kitaba hangi saçma kararımla katkı sağlarım?” diye düşünüyor.
Kadın karakterimiz, ilk kitapta asla affetmem, bitti bu iş diyordu ya, ikinci kitabın daha ilk 50 sayfasında ‘mukadderat’ falan deyip öpüşmeye başlıyor. Sanırsın hafıza kartı formatlandı. Bu kadar ani dönüşleri NASA’nın roketleri bile yapamıyor, yeminle.
Travmalar mı? Aman Tanrım, o da ne? Kitap boyunca derin acılar, karanlık geçmişler, yüzleşilmeyen anılar gibi kelimeler havada uçuşuyor. Ama bunlar öyle üstünkörü ele alınıyor ki, insanın aklına şu geliyor: Acaba yazar "karakterine acı çektirmek karakteri derin yapar" gibi toksik bir Wattpad efsanesine mi inanıyor? Çünkü bu insanlar ağlıyor, bağırıyor, kaçıyor, geri dönüyor ama neden yapıyorlar, ne hissediyorlar, bir Allah’ın