yılbaşına üç gün kala reyhanlı'da oyunumuz
meğer ülkücü gençler yararına
çok sinirlenir ayfer
oynamamları tutar
küçücük çocuklar tabancalılar
çok fena olurmuş oynamazsak eğer
sıçmak gerek bu kâşif'in ağzına
keşke dövseydim anamur'da
osman alyanak oynamaktan yana
yövmiyeden yana
oynadık çok hızlı bir matine
türkün şanlı bayrağını kafkasya'ya türkistan'a dikmeyi
ulum ulum özleyen çatık kaşlı tabancalı
çok aptal çocuklara
birinci perdenin çok başlarında
ikinci perdeden bir replik sallarım ayfer feray'a
ayfer kaçın kurrası
gözleri ışıldar
ikinci perdenin finalini söyler cevaben
hiçbir şey anlamaz çocuklar
bunu anlayacak denli zeki olsalar
niçin komando olsunlar
yıldırım hızıyla toplanır dekor
ışık hızıyla çıkarız reyhanlı'dan
osman alyanak mutlu
yövmiye yarım değil
oyun yamalak da olsa
zakkumların arasından
geri geldik antakya
Canavar gibi gidiyoruz, ekibe sahne dayanmıyor... Başka setlerden de sahne getirin çekelim hızındayız... Ta ki Ufuk gelene kadar. Replik şu:
"Ne kada da bağrıyola, ne kada da kadın varmış!"
Ara da yaptığı tonlama hepimizi dalak yetersizliğine uğratıyor. Sahne gülmekten bir türlü çekilemiyor. Yedi sekiz tekrar olunca, biz o gülmeyi tamamen oturtunca Tokat'a Rağmen Ömer Uğur'dan fırça geldi...
"Lan oğlum! Akşam siz evde yatarken ben revizyona gidecem. Gülmeyin lan!"
Tabii hocam... Biz gülmüyoruz ki dalak ibne!
"Hepimiz canavarız," dediğini duyuyor oğlunun. "Bu kötü bir şey."
Bunun üstüne Will, beklediği replik gelmişçesine gülümsüyor. Helen'a bir kez daha taş atma fırsatı eline geçmiş oluyor. "Neysen o olmak, hiçbir şey olmamaktan iyidir. Bir yalanın altında gömülü yaşamaktansa ölmek daha iyidir."
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) istisnasız ve kesintisiz her gün ikindi ile akşam arası hanımlarıyla bir araya gelir, sohbetler eder, şimdiki deyimle aile toplantıları yapardı. Peygamberimizin yapmış olduğu bu aile içi görüşme, konuşma, müzakere ve toplantılar, annelerimizin yetişmesine öyle bir tesir yaptı ki; Peygamber Efendimizin hanımları, sahabelerin en bilginleri arasında yer aldı.
Wimbledon'un ilk zenci șampiyonu Arthur Ashe, kan naklinden kaptığı AIDS'den dolayı ölüm döșeğindeydi. Dünyanın her köșesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
Bunlardan biri şöyle soruyordu: "Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?" Arthur Ashe söyle cevap verdi: "Tüm dünyada elli milyon çocuk tenis oynamaya başlar. Beş milyonu tenis oynamayı öğrenir. Beş yüz bini profesyonel tenisçi olur elli bini yarıșmalara girer, beș bini büyük turnuvalara erişir, ellisi Wimbledon' a kadar gelir, dördü yarı finale, ikisi finale kalır. Elimde șampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?` diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl 'Niye ben' derim?