Akif'in İstanbul'a, tercümesini Mısır'da müderrislik yapan Yozgatlı İhsan Efendi'ye bırakıp geldiğine daha önce işaret etmiştik. Türkiye'ye döndüğünde, Atatürk, Hakkı Tarık Us aracılığıyla Akif'ten mealini teslim etmesini rica eder, fakat bir netice alınamaz. Bunun üzerine Hakkı Tarık, Akif'in yanında büyümüş olan -vefat eden arkadaşının kızı- Süheyla Hanım'la eşi Hayrettin Karan'ı kendisini ikna etmek üzere Akif'e gönderir; onlar da yeterince dil döktükten sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün tercümeyi teslim etmesi karşılığında 10.000 liralık bir ödemede bulunacağını söylerler; fakat yine bir netice alınamaz.(Mezkur yazılara bu kitapta yer verilmiştir)
Akif 27 Aralık 1936'da rahmet-i Rahman'a kavuşunca, bu sefer aracılar Mısır'ın yolunu tutarlar. Eşref Edib Mısır'a gidip sabahlara kadar dil döktüğü halde İhsan Efendi'yi ikna etmeyi başaramaz. Damadı Ömer Rıza Doğrul, bu sefer mirasçılar adına gider, onu yasal yollara başvurmakla tehdit eder, fakat o da bir netice alamaz. Bu arada Kazım Taşkent'in "Ne kadar para istiyorsa ver, çeviriyi al" diyerek gönderdiği kişi de eli boş dönmüştür. Keza, Türkiye'nin Mısır sefiri, İhsan Efendi'yi defalarca sıkıştırır, ama nafile, bu sıkıştırmaların da hiçbir yararı olmaz. II. Dünya Savaşı sıralarında Hasanali Yücel de Mısır'da İhsan Efendi'yle görüşür, tercümeyi ister, lakin netice yine değişmez. Kısacası, bu teşebbüslerin hiçbiri muvaffakiyetle neticelenmez. Zaman zaman matbuatta tercümenin yakılmış olduğu istikametinde yazılar ve hatıralar boy gösterip -bu konudaki en kesin (!) delil, Akif'in vasiyetidir- bu kanaat efkar-ı umûmiyede yerleşmeye başlarsa da tercümenin bir yerlerde saklanmış olabileceği ihtimalini ciddiye alanlar hiç de eksik olmaz.
Haklı olan kesim hangisiydi?
Azınlıkta kalanlar haklıydılar; zira İhsan Efendi, vefat