Sen deniz tatili seviyorsan, o yaylaya çıkmak istiyorsa? Değecek mi iki haftalık yıllık iznini Çeşme'nin en civ­civli zamanını kaçırarak Rize' de yağmur seyrederek geçirmeye?
Sayfa 109·Kitabı okuyor
Edebiyat
ŞAPKA DEVRİM(!)İNİN KURBANLARI...
(...) Hâdise aslında, tıpkı 31 Mart’ta, Menemen’de, 28 Şubat’ta vs gördüğümüz tarzda bir “tertib” olarak başlıyor. Giresun’da bir adam sokaklara çıkıyor ve avaz avaz şapka giymeyeceğim diye bağırıyor. Alıyor ekip bunu: “Niye giymeyeceksin?” Cevab: “Çünkü İstanbul’daki Atıf Hoca ile mektublaştım, o dedi giyme diye…” Bunun üzerine Atıf Hoca‘yı alıp Giresun’a gönderiyorlar. Ama Giresun İstiklâl Mahkemesi bakıyor, ortada ne bir mektub var, ne tanışıklık, özür dileyip bırakıyor Atıf Hoca‘yı. Gelgelelim polis bırakmıyor. İstanbul’a getirip bir müddet kodeste tuttuktan sonra, bu sefer Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkediyor. Sene 1926… O sırada Erzurum, Rize, Giresun, Trabzon, Sivas, Maraş gibi yerler karışmış şapka yüzünden. Önüne gelen tutuklanmış. Hattâ yüzlerce kişi Türkiye’yi terkedip Suriye’ye yerleşmiş ki, bugün Şam’daki Kasiyun Dağı eteğinde kurulmuş bulunan “Türk Mahallesi”nde yaşar onların çocukları… Rize’yi Hamidiye zırhlısı topa tutmuş, neler neler olmuş… Ve sadece Atıf Hoca‘ya değil, şapka kanunundan dolayı her tutuklanana, ilk olarak, karıştığı olaydan önce “Frenk Mukallitliği”ni okuyup okumadığı soruluyor. Belli ki, olayın merkezine bu kitab konulacak ve Atıf Hoca, bütün ülkedeki kalkışmalardan sorumlu tutulacak… Nitekim öyle yapılıyor. Aynı dava dosyasına dâhil olmak üzere, sırasıyla Maraş, Giresun, Trabzon isyanları yargılanıyor. Hepsi “Frenk Mukallitliği” ile alâkalandırılarak, birçok idâm, birçok hapis cezasıyla sonuçlanıyor. Ve sıra Atıf Hoca‘da… Karşısında “Üç Aliler” diye bilinen, zamanın üç ünlü celladı, hâkim sıfatıyla bulunuyor. Birkaç kişi daha var aynı seansta: Yazar Tahirülmevlevî, kitabçı Abdülaziz, sahaf Mihran Efendi… Bunlar da “Frenk Mukallitliği”ni satmaktan yargılanıyorlar… Ve savcı Necib Ali mütalâa veriyor: __"Babaeski
GÖLGELER -Yaşadığımız Günler-I-, 1 Kasım 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Güneş'le konuştuğu, benim uyuduğumu düşündüğü bir an kamuflajını, silahını ve postallarını özlediğini söylemişti. Onun ait olduğu bir yer vardı ama Ahuzar için o neredeyse ev orasıydı. Rize, İstanbul, bu ev, Silopi... Bu hikâyenin evsizi aslında hep Ahuzar'dı. Onun bir ruhu yoktu. Ben ona bunu vermiştim. Benim ise bir evim yoktu. O ise bana bunu veriyordu.
Çay... Sen hep severdin çay içmeyi. Bir ara Rize'den getirtmiştik bir iki paket, ne güzel kokuyordu. Bitti işte. Zaten yaşayışımızda bitmeyen ne var ki!
Sayfa 38·Kitabı okudu
Alıntı
Neredeyim? Evindesin. Ev.
Sayfa 125·Kitabı okuyor
Öyle gülmek mi olir? Ayaküstü soydun uşaği!
"Senin için." dedim, karalahana sarmasını önüne biraz daha itelerken. Sadece sessizce izliyordu ama bakışlarındaki duyguları artık ezbere biliyordum. Gözbebekleri titriyordu her hareketimde. Benim için mi yaptın der gibiydi. Aknene hamsileri ayıklama gereksinimi duymadan, bütün bütün yutarken. "Sarmayı gelin yaptı," dedi. "Ye bakayim, sevece misun oni?" Bakışları bendeyken imayla, "Severiz," dedi. Doya doya sarılıp öpmek vardı ama Rize'nin her yerinde bir göz varken imkânsızdı. Olduğum yerde süzülmek istedim ama pek beceremedim. Onun yerine cilveli bir gülüşle karşılık verdim. Nene tip tip baktığında ise ciddileştim. "Başlama yine, gelin!" Şaşkındım. "Yine ne yaptım?" dedim. "Gülmen yetiyor!" diye yükseldi bu defa da. "Öyle gülmek mi olir? Ayaküstü soydun uşaği!" Timur'un dudakları iki yana kıvrıldı. Hoşuna gitmişti. Ama ben mahcuptum. Ne alakası vardı? "Abartıma, nene," diyerek göz devirdim. "Ne yapayım? Tabağı kafasına mı fırlatayım?" "Ne kadan güzel olur biliy misin gelin?"