Kitabı bitirdiğimde huzursuz hissettim. Açıkçası sonunun böyle biteceğini tahmin etmiyordum. Winston’ın bir şekilde kazanacağını düşünmüştüm; ancak öyle olmadı.
Evet, Winston sonunda “öldü”; fakat bu fiziksel bir ölüm değil, ruhsal bir yok oluştu. Benliğini kaybetmesi, düşünememesi, itiraz edememesi… Bence kitabın en çarpıcı yanı da buydu. Başta yazarın neden Winston’ı gerçekten öldürmediğini, neden hikâyeyi böylesine karanlık bir sonla bitirdiğini düşündüm. Sonra şunu fark ettim: Biz kitabı Winston’ın gözünden okuyor olsak da, aslında Winston biziz.
Orwell, kitabı mutlu bitirme ihtimalini bile isteye yok ederek şunu söylüyor gibi geldi bana:
Bazı sistemler karşısında ne kadar istersek isteyelim, ne kadar direnirsek direnelim, sonunda aşamayacağımız duvarlar olabilir. Hatta bazen gerçeği tamamen öğrenmek, insanın kendi benliğini korumasını imkânsız hâle getirir.
Kitabı okurken tarihten çok tanıdık izler gördüm. “Evet,” dedim, “bunlar daha önce yaşandı.” Ve ister istemez şu soruyu sordum: Acaba tekrar yaşanabilir mi?
Özellikle yeni söylem (Newspeak) meselesi beni derinden etkiledi. Çünkü kelimeler sadece iletişim aracı değildir; düşüncenin kendisidir. Bir fikri ifade edebilecek kelime yoksa, o fikrin kendisi de zamanla yok olur. Günümüzde giderek daralan bir dil kullanıyoruz. Sosyal medya diliyle, az sayıda kelimeyle kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Bu da farkında olmadan düşünce alanımızı daraltıyor olabilir.
Burada insanın aklına şu soru geliyor:
Acaba bugün de düşünme biçimimiz, kullandığımız dil üzerinden şekillendiriliyor mu?
Öte yandan gözetim meselesi de dikkat çekici. Günümüzde sosyal medya hesaplarımızın açıklığı, paylaşımlarımızın sürekli izlenebilir olması, insanların dijital ortamda kendilerini sergilemeleri… Tüm bunlar bana “Büyük Birader” kavramını