... Yollar reklamlarla doluydu. Binaların dış cepheleri, billboardlar, ışıklı, panolar, bez afişler, dijital ekranlar... Her yerden logolar, amblemler, sloganlar fışkırıyordu. Kadınlar, iç çamaşırlarının ve ayakkabılarının marka etiketinden aldıkları destek nispetinde özgüvenliydiler. Erkekler, otomobillerinin modeline bağlı psikolojik bir hiyerarşi içinde trafikte seyrediyordu. Rekabet kızışmıştı. Kimliği belirsiz düşman, topluma kendi karakterini vermişti. Köleliğin adı konmamış biçimleri devredeydi. Kula kulluk almış yürümüştü. Bir sinir harbi evrenindeydik. Kâinat, bütün tuzakların toplamı olan bir tuzağa dönüşmüştü. Sahtelik, aldatma ve avuntuyla karılmış harç, hayatın temelini teşkil ediyordu. Göstermelik neşe, süreğen blöf ve sentetik nezaket prosedürü, bu temel üzerinde yükseliyordu. Neşe deliliğin, blöf ihanetin, nezaketse cinayetin bariz ve doğal ipucuydu. Korku, kozmosun çatısıydı. Bu çatı altında renk, ses ve biçimleri suiistimal etmekten başka yöntem bilmiyorduk. Şov devam etmeliydi... şov... kaybedişin kaçınılmazlığı ve kayboluşun kesinliği adına...
... "Allah'ı bu dünyada görmek ister misin Ruhi Bey?"
"Kim istemez?"
"Bir yetim çocuğun başını okşa. O zaman, onun gözlerinde Allah'ı görürsün. Bir fakire yardım et. Onun gözlerinde Allah'ı görürsün. Bir kediye yiyecek ve su ver. Onun gözlerinde Allah'ı görürsün."
... İnişe geçerken "Bu şehirde kendini kandırmadan akşam eden bir Allah'ın kulu yoktur" diye düşündüm. İstanbul bir yandan senin rüyalarını çalar, öbür yandan sana hayaller hediye eder. (...)