İnsanın varoluş yolculuğu, yalnızca toprağın üzerinde yürüyen bir bedenin hikâyesi değildir. O, iç âlemin derinlerinde yankılanan bir arayışın, hakikati bulma çabasının ve ruhun kendini tanıma serüveninin izini taşır. Gazali, bu eserinde insanın nasıl insan olduğunu sorarak aslında en temel soruya yönelir: Bizi diğer varlıklardan ayıran şey nedir?
Gazali’ye göre insan, aklı ve kalbiyle bir bütündür. Sadece düşünmekle yetinmez, kalbiyle hisseder, ruhuyla hakikati sezer. İnsanı insan yapan şey, yalnızca zekâsı değil, aynı zamanda vicdanı ve iradesidir. Çünkü akıl rehberdir, ama kalp ışığını kaybederse yol bulanıklaşır. İşte bu noktada insan, ya hakikatin yolcusu olur ya da nefsinin esiri.
Eserin merkezinde, insanın iç dünyasıyla verdiği büyük mücadele vardır. Nefs, arzularıyla sürekli insanı çağırır; hırs, öfke ve ihtiras onu zincirlemek ister. Ama kalbin sesi, içten içe ona daha büyük bir hakikati fısıldar: “Sen bu dünyaya sadece yemek, içmek, kazanmak için gelmedin. Senin yolun, kendi özünü bulmak ve Yaradan’a yaklaşmak.”
Gazali’nin sözlerinde, insanın ruhsal gelişim basamakları bir yol haritası gibi çizilir. Önce kendini bilmek gerekir. Çünkü kendini tanımayan, Rabbini de tanıyamaz. Ardından nefsin terbiyesi gelir. İnsan, arzularını dizginlemedikçe özgür olamaz. Gerçek özgürlük, isteklerin kölesi olmamakla mümkündür.
Eser, aynı zamanda bilginin önemini vurgular. Fakat burada bahsedilen bilgi, kuru bir yığın değildir. Gazali’nin altını çizdiği nokta şudur: Bilgi kalbe inmediği sürece insanı dönüştürmez. Gerçek bilgi, insanın yaşayışına, ahlakına ve davranışlarına yön verendir. İnsan, öğrendiğini hayatına kattığı ölçüde insandır.
İnsan olmanın bir diğer boyutu da merhamettir. Gazali, merhameti yalnızca başkalarına acımak değil, varlıkların her birinde Yaradan’ın