Çok ufak bir boşluktan bakarsanız kitap bir ailenin köyden kente göçünü anlatıyor. Böyle denince bir Yaprak Dökümü okuyacakmış hissi gelebilir ama asla öyle değil, onun ne kadar aksi olabilirse o kadar aksi.
Bir kere dili edebi açıdan okuduğunuz hiçbir şeye benzemiyor ama kadın yazarlarda gördüğüm o dile sığamama, yazarın zihin sınırlarında gezinme hissini ben burada da deneyimledim.
Gerçekle hurafenin iç içe yazıldığı bir kitap bu. Bir satırda çok acıklı bir travma okuyorsunuz, bir alt satırda büyüler, cinler, periler, konuşan nesneler. Bu yüzden büyülü gerçekçilik akımına dahil edilmiş eleştirmemler tarafından. Kitap çok “biz” bizim kültürümüz. Okudukça ben bu hikâyeye bir yerden aşinayım hissi de geliyor.
Bir de hikâyenin Dirmit’i var. Etraftaki tüm deliliklere karşın bir onun oyunları, şiirleri, çiçekleri, tulumbası, kilden toprağı sığmıyor tek göz odalı evin içine. Geri kalan her şey sığıyor. O yüzden okurken Dirmit’e kalbinizde bir oda vereceğinizi biliyorum, ben verdim. Yazsın, çizsin, baksın, öğrensin; ne dilerse yapsın diye bir odası var bende.
Ve başa gelenlerin en ciddisi, ölüm… Onun bile içi boşaltılmış. Bir geliyor bir gidiyor. Geleceğim diyor gelmiyor, bir daha gelmem diyor bir anda kapıyı çalıyor. Aktaş ailesinde ölüm bile arsız.
Ben nedense çok sevdim kitabı. Aktı gitti, meraklandım, daha fazla ne olur acaba diye düşündüm durdum.