Neden dünyanın en iyi insanı bile çoğu zaman diğer insanlardan bazı şeyleri saklamak için çabalar? Bu gizemlilik niye? İçi dışı bir derler ama boş laflar bunlar… Neden bir insan, yüreğinde olan şeyleri açık seçik söylemez ki? Hele o sözleri rüzgara savurmadığını bilirse, değil mi?.. Herkes de sözüm ona dünya alem duygularını incitecekmişçesine taşkın, aşırı bir sertlikle odaklanır, özen gösterir. Ve nedense herkes, genelde duygularını kimi zaman karakterinden çok daha sert yansıtarak ya da öyle olmasını isteyerek, kendisinden bambaşka görünme arzusu duyar.
Bana kalırsa çoğu insanda, buna herkes de diyebiliriz, duygularını başkalarına kolayca açarsa hor görülecekmiş ya da asıl görünümünden daha çok küçülecekmiş gibi bir kaygı vardır.
Çeviri biraz dağınıktı, ben düzenledim.·Kitabı okudu
"Rüzgara kapılmış bir yaprak parçası olmaktansa, yönünü belirleyebilen, rotasını ve etki alanını keşfetmiş bir insan olma haline daha önce ulaşmak isterdim.."
Gemilerle insanların yaşamları arasında pek çok benzerlikler görmüşümdür hep... İnsanlar gibi, yani bebeklerin kucağımıza, ellerimize doğuşu gibi onlar da günü gelince denize doğarlar. Orada artık belirli kişilikleri ile yaşayacaklardır. Bir sürü kâğıda yazılı kayıtları, boyutlarını, özelliklerini gösterir; onların da, insanların nüfus cüzdanları gibi sertifikaları vardır.
Sonra yaşadıkları ortam olan denizde deneyimler kazanırlar; rüzgâra, karakışa ve nice olaylarına alışırlar. Akıntılar, fırtınalar vesaire... Görevleri vardır. Gemilere de insanlar gibi ayrı ayrı görevler verilir. Çeşitli hizmetlerde kullanılırlar. Her birinin değişik huyları vardır. Kimi dümenden iyi anlar. Kumandalara uymakta uysaldır, hassastır. Kimi huysuzdur. Manevrada güçlük çıkarır. Kimi bordadan gelen denizlerde, kimi baş kıçta hacıyatmaz gibi sallanır. Kimi öyle olur olmaz dış tesirlere aldırış etmez. Doğuştan dengesi çok sağlamdır. Kolay yalpaya düşmez. Bütünüyle dalgaların sırtında yükselir, bütünüyle alçalır. Kafadan gelen denizleri deler geçer, güvertesinden aşırır, baş kıça düşmez.
Gemiler de yaşlanır. İnsanlardaki kireçlenmeler, sindirim bozuklukları, dolaşım problemleri gemilerde de olur. Paslanmalar, metal yorgunlukları, makine arızaları, devrelerin tıkanması, ameliyatlar... Makinede kazanlarda eskiyen parçaların, deformasyona uğramış sacların ve diğer bazı yapı elemanlarının değiştirilmesi, ileri yaşlarda çoğu kez görülen işlemlerdir. İnsanların sağlıkları için nasıl bakıma ihtiyaçları varsa gemiler de gerektiği şekilde bakıldıkları sürece standartlarından kaybetmezler. Tıpkı bakımlı insanların geç yaşlanmaları gibi.
Hepimizin bir ismi var insan olarak. Gemilerin de. İnsanlar ölüp gittikten sonra aynı isimler nasıl başka insanlara da veriliyorsa gemilerin ismi de onlar kaybolup
“Dıraverç yapacağız. Alesta funda sancaktan!"
Abuzer Reis,
"Salya demir!" diye bağırdı. Pruva neferleri o ağır demiri griva babasında atılmaya
hazır hale getirdiler. Çok geçmeden "Funda!" emrini duyunca bir besmele çekilip demir salıverildi.
Demirin ağırlığıyla halat denize doğru akmaya başladı. Dibi bulduktan bir süre sonra gerildi.
Kayalıklara iki gomina mesafe kaldığında Amat demire binmiş, sürüklenmekten kurtulmuştu. Fakat bu
kez, pruva tarafından esen dik rüzgârla kafa gömüyor, baş taraf suya batıp çıkıyordu. Demir halatı az
boşlandıysa da fayda etmedi. Abuzer Reis kıç tarafa baktığında dehşete kapıldı:
"Süleyman Reis! Demir tarıyoruz! Kayalıklara doğru gidiyoruz!"
Yapacak hiçbir şey yoktu. Süleyman Reis kıç omuzluktan görünen kayalıklara baktıktan sonra
hafifçe eğildi. Ellerini dizinin üstüne koydu. Koskoca bir denizi yutmaya hazır bir dev gibi ağzını
açtı. Derin bir nefes alırken ciğerlerini sanki fırtınayla doldurmuştu. Derken, tam karşıdan uğul uğul
uğuldayarak esen rüzgâra doğru öyle bir bağırdı ki, sesi gök gürültüsünü bile bastırdı: "Ey rüzgâr!
Dur artık dur!"
Bu ses, dehşete düşen denizcileri bile sağır edecek kadar şiddetliydi. Herkesin umudunu kaybettiği
o anda beklenmedik bir şey oldu ve rüzgâr diniverdi. Fırtına söndü. Deniz yatıştı. Hava sakinleşti.
Sadece şaşıran ve umutlanan denizcilerin yüzü değil, aynı zamanda gökyüzü de aydınlandı. Bulutların
arasından güneş göründü. Her şey sanki bir anda değişti. Yaşlı bir denizci sevinçle, Kur'anı
Kerim'den şu âyeti okudu:
"V elisüleymânerrıyha âsıfeten tecriy biemrihî ilel'ardılletiy bâreknâ fiyha!/Kasırga gibi esen
rüzgârı Süleyman'ın emrine verdik!"
O andan başlayarak, kendisinden nefret edilmesine rağmen Süleyman'ı her denizci rüzgârın
efendisi bilecek ve yedi iklim dört bucakta zincirlerinden boşanan tam