Tılsımlı Deri: Arzunun İntiharı
8/10
·267 syf.··
2026 1. kitabı
·
27 günde okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 20:26
Balzac'ın Tılsımlı Deri adlı eseri sadece bir dilek dileme hikayesi değil , arzunun doğası, yaşam enerjisinin sınırlılığı ve modern insanın doyumsuzluğu üzerine yazılmış devasa bir felsefi metafordur. Geleneksel dilek masallarının aksine Balzac burada daha karanlık ve gerçekçi bir alışveriş sunar. Herşeyin başladığı romanın başındaki antikacı dükkanı çok önemlidir. Burası insanlık kalıntılarıyla doludur, eski uygarlıkların artık ölü hale gelmiş ihtişamını taşır. Balzac burada antikacı dükkanı metaforuyla medeniyeti işaret eder. Her medeniyet sonunda harabeye dönüşür. Bu dükkan aslında insan arzularının ve insanlık tarihinin mezarlığıdır. Balzac' a göre eşyalar sadece madde değildir. Sahiplerinin arzularını ve tutkularını emerler. Burada yazar, fetişizmin tarihini maddenin istiflenmesini antikacı dükkanı ekseninde anlatır. Kitabın merkezinde ise Raphael de Valentin'in antikacı dükkanında eline geçen o meşhur tılsımlı deri yer alır. Derinin üzerindeki yazı aslında kitabın tüm felsefesini özetler: Her dileğinle beraber ben de küçüleceğim. Senin hayatın gibi . Balzac burada hayatı bir sermaye olarak görür. Her tutku için harcanan enerji bu sermayeden bir parça koparır. Raphael, bu tılsımlı deriyle her istediğine sahip olabilecek bir güce sahiptir. Ancak sahip olduğu her şey onu ölüme bir adım daha yaklaştırır.Raphael, Balzac'ın en karmaşık karakterlerinden biridir. Romantik bir idealistir, ama aynı zamanda hırslıdır, derin düşünen biridir, ama tutkularına yenilir, sevgiyi ister ama gösterişe kapılır, Bu yüzden sürekli bölünmüş bir ruh hali yaşar. Raphael, sürekli insanlar içindedir ama ruhsal olarak yalnızdır. Çünkü toplum onu statüye göre değerlendirir.Narsistik aşkı Feodora onu tüketir; zenginler onu kullanır. Sonunda insanlardan değil kendi arzularından korkmaya
Tılsımlı DeriHonore de Balzac · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20201,238 okunma
Biz birbirimizi yaralarımızdan tanıyoruz.
Puan vermedi·116 syf.··
2026 28. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2026 02:05
Melisa Kesmez’in son romanı Çiçeklenmeler’i minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü. Çağdaş öykü yazarlarının sevilen isimlerinden Melisa Kesmez, eserlerindeki kendine has üslubu ve huzur veren anlatımıyla birçok okuyucunun radarına girmeyi başardı sanırım. Benim kendisinden okuduğum üçüncü kitabı. Nohut Oda, Bazen Bahar ve Çiçeklenmeler. Üç kitabını da severek okudum ama Çiçeklenmelerdeki bazı yerler zorlama gibi geldi bana belki beklentileri şaşkınlığa uğratmak adına adına böyle ir yolu denedi yazarımız bilemiyorum. Bakalım sizler okunca ne düşüneceksiniz? :) Roman, Türkan’ın eşini kaybedişi ile dünyadaki biricik oluşuyla karşılaşmasına vurgu yaparak başlıyor. Vedalaşması sürerken aslında anlıyoruz ki... Hayatın tekdüze akıp gidişi içinde hayallerini usul usul yitirdiğini fark etmeyen, aşkın neye benzediğini unutan, bir adada tek başınaymış gibi yaşamayı benliğinin parçası olarak kabullenen, neyi beklediğini tam olarak bilmeden yıllarca bekleyen bir kadının hikâyesi... Türkan, Orhan’la yıllarını sessizlik içinde geçirdiği o evi kapatıp, kapısını ardından çektikten sonra şöyle bir cümle geçiyor aklından: “Bu eski evde bir sürü şey oldu. Ve aslında hiçbir şey.” Onunla birlikte biz okuyucular da o sessizlikte geçen anılarımızın yasını tutuyoruz. Eksik kalmışlık hissini kendi derinlerimizden duyuyoruz. Yaşamaya başlamak için ölümleri beklemek iyi bir fikir olmasa da çok güçlü bir ateşleyicidir çoğu zaman. Aynı yerden yara alanlar birbirlerini yaralarından tanıyor sanırım. Kendi yaralarınızdan çokça iz bulacağınız bir tarafı da var Çiçeklenmelerin. Aşağıya birkaç alıntı bırakıp size keyifli okumalar dileyeyim sevgili okurlar. “Kahve yapmak bana hâlâ dünyaya etki ettiğimi hatırlatıyordu. Dokunduğum bir şeyi değiştirebildiğimi, yok olmadığımı, yeryüzünden gidenin
ÇiçeklenmelerMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20267,5bin okunma
Reklam
"İKİ BIÇAĞI BİRBİRİNE" Kitabı Üzerine
7/10
·120 syf.··
2026 37. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 10:18
Bir Kutu Kitap seçkisi sayesinde ilk kez tanıştığım,çağdaş Türk edebiyatının dikkat çeken isimlerinden Çilem Dilber Çilem Dilber’in kaleme aldığı, Budala Kitap etiketli İki Bıçağı Birbirine "İki Bıçağı Birbirine" adlı romanı bir aile dramından yola çıkarak insanın karanlık yüzüne inen,sırların ve yüzleşmelerin yer aldığı,dili akıcı,katmanlı ve psikolojik derinlikli kurmaca bir metindir. Yazarımız Çilem Dilber Çilem Dilber, doğrusal bir anlatım yerine,geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyan, anıların ve sırların iç içe geçtiği bir kurguyu tercih etmiş. Kapakta yer alan, koltukta oturan ama başları gerçeküstü (hayvan/boynuzlu figürler) tasarlanmış üç insan resmi ve renkler, skandalları ile malum adada geçen maske olayları ile ilgili çağrışım yapıp oldukça irite etmişti beni,ancak kitabı okuduktan sonra bir mitten esinlenildiğini farkettim daha farklı bir temsil yapılabilirdi,yine de kapak kitabın genel havasına dair ipucu veriyor. Roman, ana karakter Melih’in babasının ölümünün ardından başlar.Melih, babasının ölümüyle, onun "mabedim" dediği,kitaplar,dolma kalemler,defterler ile dolu çalışma odasına girer ve babasının kilitli bir çekmecesini keşfeder. Çekmecenin içinden çıkan gizemli dosyalar ve yarım kalmış hikâyeler, Melih’i ve kız kardeşi Çiğdem’i hiç bilmedikleri,yıllarca saklanmış bir hayatın eşiğine getirir.Melih,aslında hayatı boyunca hiç tanımadığı bir babanın gölgesiyle ve onun sırlarıyla baş başa kalır.(Aslında herkes babayı kendince tanıyor) Bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?Hele ki bu insan en yakınımızsa? Roman,aile bağlarının içindeki yabancılığı,yabancılaşmayı ve bireyin kendi kimliğini koruma mücadelesini karakterler açısından tek tek ele alır. Kitapta kapak dışında rahatsız olduğum iki husus daha var.Biri kitap oldukça dikkat çekici başlıyor ancak
İki Bıçağı BirbirineÇilem Dilber · Budala Kitap · 202637 okunma
Puan vermedi·448 syf.··
2026 87. kitabı
ʏᴏʟᴜɴ sᴏɴᴜɴᴅᴀᴋɪ ᴋᴀᴅıɴʟᴀʀ Yazardan okuduğum üçüncü kitap ve üçüncü kez derin bir felsefi ve psikolojik sorgulamanın içine hapsoldum. Eğer daha önce yazarın kalemiyle tanıştıysanız ne demek istediğimi çok iyi biliyorsunuzdur. Okurken düz bir çizgide ilerlediğinizi sanıyorsunuz ama bir bakmışsınız yazar sizi o meşhur Möbius şeridine bağlamış. Başladığınız yere bambaşka bir farkındalıkla geri döndürmüş. Yine tam anlamıyla beynimi yakmayı başardı. ​Polisiye ve gerilim türünü felsefi bir derinlikle harmanlayarak işlemiş. Bildiğimiz o klasik polisiyelerden çok farklı. Cinayetten ziyade, insanın ve toplumun karanlık dehlizlerini hedef almış. Kitapta öyle bir atmosfer var ki savruk, gerçeklikle bağı kopmak üzere olan bir Cinayet Büro komiserinin peşine takılıp gidiyorsun. Gidiyorsun ama çoğu yerde de "bir dur ya ne oldu, anlamadım ki" diyerek anlık bir duraksama yaşıyorsun. Ama yazarın asıl dehası, olayları anlatırken kurduğu o döngüsel kurguda saklı anlıyorsun... ​Adından da anlaşılacağı gibi , kitabın merkezinde kadınlarımız var... Üst üste işlenen ve ilk başta bağımsız görünen kadın cinayetlerinin izini sürerken, aslında çok daha derin toplumsal yaralarımıza bir kez daha şahit oluyoruz. Farklı dünyalardan gelen ama maruz kaldıkları baskı, şiddet ve yalnızlıkta ortaklaşan kadınların hikayesi. ​Kötülüğün uzaklarda bir yerde değil, hayatın tam içinde, ne kadar sessiz ve derinden barınabildiğini ne güzel ifade etmiş... Velhasıl severek okuduğum bir roman daha kütüphanem de en güzel yerini aldı. ​Benden söylemesi, okurken kahvenizi sert, zihninizi açık tutun.. ​
Yolun Sonundaki KadınlarDersim Özel · Alakarga Sanat Yayınları · 202641 okunma
Puan vermedi·104 syf.·
2026 417. kitabı
Karmaşık olmayan ilişkiler bir zamanlar vardı herhalde, diye düşünüyordum. Elbette varmış. Belki yine de var ama göz önünde dolaşmıyor.Longos İki bin yıl öncesinden gelen bu hikâye, Midilli Adası'nda doğan, yeşeren ve engellere göğüs geren bir aşkı anlatıyor. Masumiyet, acımasız kader, sadakat, ihanet, tanrıların intikamı ve hatta acımasız korsanların eşlik ettiği bu aşk hiçbirine boyun eğmiyor, yok olmuyor. Sadece lekesiz, masum, karmaşık olmayan ilişkiler ve saf duygulara değil, hayvanlara, bitkilere, rüzgâra, mevsimlere de aynı güçle yönelebilen bu kadim metin insanlığ bir armağan "Sevdalı olanlar acı çekerlermiş.” Daphnis ile Khloe'nin Aşkı Antik Yunan edebiyatının ilk düzyazı örneklerinden biri kabul edilmesinin yanı sıra pastoral edebiyatın da ilk yapıtıdır. Yazarının kimliği netleşmemiş olsa da romanın okur üstündeki etkisi yüzyıllar sürmüş, nice yazara, ozana, heykeltıraşa, ressama, müzisyene ilham vermiş; Shakespeare'den Goethe'ye, Rousseau'dan George Sand'a, Colette'ten Yukio Mişima'ya birçok büyük edebiyatçının yapıtlarına esin kaynağı olmuş bir Daphnis ile Khloe'nin Aşkı geride bıraktık Hiçbir sevdalı böyle şeylerle ilgilenmez, sevdasına yol açan gövdenin güzelligini gördüğünde ona kapılır, gider. İşte bu yüzdedir ki kimileri bir ağaca, bazıları bir ırmağa, bazıları da yabani bir hayvana âşık olabilir. Sevdalandığından korkan birine acımak gerekmez mi? Ben bir kölenin gövdesine ama özgür bir adamın güzelliğine sevdalandım. S:88
Dünya Klasikleri Edebiyat Roman
Daphnis ile Khloe'nin AşkıLongos · Can Yayınları · 20211,268 okunma
Dünyayı Kuran Beyin
9/10
·351 syf.··
Beğendi
·
2026 76. kitabı
·
28 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 08:30
“Dünyanın yapılandırılması ve kurulması muazzam bir iştir, bunu her gün binlerce kez bilinçdışında yaptığımız için ne yaptığımızın farkında bile olmayız.” (s. 155) Oliver Sacks kitaplarının beni en çok etkileyen yanı, nörolojik vakaları anlatırken aslında insanın dünyayı nasıl kurduğunu sorgulaması oluyor. Bu kitapta renkleri kaybeden bir ressamın, hafızası zamanın bir noktasında donup kalan bir adamın, sonradan görmeyi öğrenmek zorunda kalan Virgil’in, Tourette sendromlu bir cerrahın ve otistik savantların hikâyeleri yer alıyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu vakalar, sonunda aynı noktada birleşiyor. Beyin dünyayı algılarken belirli ölçüde onu yeniden kurar. Bu fikir özellikle Jonathan I. vakasında belirginleşiyor. Renkleri kaybeden ressamın hikâyesinde Sacks, algının ne olduğu sorusunu da düşündürüyor. Bu bölümleri okurken sık sık Steven Pinker çağrışımları uyandı. Pinker dilin ve zihnin dünyayı doğrudan almadığını, onu kategoriler aracılığıyla işlediğini söyler. Johann Wolfgang Von Goethe ise renklerin yalnızca fiziksel bir olgu olmayıp deneyimin ürünü olduğunu düşünür. Sacks ise küçük bir beyin hasarının bütün gerçeklik deneyimini değiştirebildiğini gösterir. Üçü de farklı yerlerden aynı soruyu soruyor aslında: Gerçeklik nerede kurulur? “Rengi yapan şey, bizzat beyindi.” (s. 45) Bu cümle kitabın felsefi merkezlerinden biridir. Jonathan I. başlangıçta renkleri hatırlayabiliyor, onlar hakkında konuşabiliyordu fakat zamanla yalnızca renk görme yetisini değil renklerle ilgili zihinsel dünyasını da kaybetti. Renk, duyusal bir eksiklik olmaktan çıkıp hafızadan silinen bir deneyime dönüştü. Bu fikir beni özellikle etkiledi. Çünkü burada kaybolan şey bir duyudan ziyade o duyunun etrafında kurulmuş anlam dünyası gibi görünüyor. Hatta gördüğü renk gri bile değildir, kullandığımız
Mars'ta Bir AntropologOliver Sacks · İletişim Yayınları · 1997247 okunma
Reklam
Reklam