Lacan okumalarımın en zorlu durağı oldu Yine/Hâlâ. Sık sık takıldığım, ilerleyemediğim, geriye döndüğüm zamanlar oldu. Fakat Lacan’a duyduğum hayranlık bu yolculuğu tamamlamamın en büyük teşvikçisiydi. Bence Lacan’ın bu metni anlaşılmak için değil yeniden düşünmek için yazılmış gibi. Bu zorluğun sebebini belki de kitabın şu cümlesi en iyi açıklar:
“Okumanın bizi hiç de anlamaya mecbur kılmadığını söylememde haklılık payı var. Önce okumak gerekir. (s. 76)”
Günlük hayatta özellikle insan ilişkileri üzerine anlamlandıramadığım birçok şey Lacan’la anlam kazanıyor. Neyin, ne sebeple olduğunu veya olmadığını artık daha berrak bir zihinle görebiliyorum. Zira Lacan'ın da dediği gibi: “Gerçek, konuşan bedenin gizemidir, bilinçdışının gizemi. (s.153)” Bu gizemi çözmeye çalışırken anladım ki aslında hepimiz dilin içinde bir sürgünüz: "Ben konuşmakla ondan kendimi yoksun bırakayım diye yaratılmamıştır bu dil. (s.155)"
Özellikle aşk illüzyonu üzerine anlamlı ve çözümcü tavrı, hayatımdaki birçok denklemi çözen bir noktada duruyor. Kitabın genelinde tespit ettiğim ana temalar: "bir olma yanılsaması", "söylem" ve o kaçınılmaz "aşk-nefret gerilimi."
Lacan aşkı bir duygu olarak değil bilinçdışının işleyişine bağlı bir yapı olarak ele alıyor. Bu nedenle “Her türlü aşk, iki bilinçdışı bilgi arasındaki belli bir ilişkiye dayanır. (s.169)”
Bu bakış, aşkı romantik bir bütünlük arzusundan çıkarıp yapısal bir eksiklik alanına yerleştiriyor. Nitekim Lacan’ın psikanaliz için çizdiği sınır da tam burada beliriyor:
“Psikanalizin kendi bölgesini kurmak için çekmeyi başardığı bir çit: Nefretlisevgi. (s. 106)”
Aşk ile nefret arasındaki bu gerilim, öznenin bölünmüşlüğünü görünür kılıyor. Dilin içinde konumlanan özne, söylediği ölçüde var oluyor hatta belki de yalnızca o ölçüde:
“Hiçbir şey