• Merhaba:)Geçen ay sahafa uğradığımda bu kitapla karşılaştım az çok içeriğini biliyordum ama yine de aliyim ya dedim fikirlerini benimsemem ve kitaplarını felan biliyorum az çok genelde yazarın her neyse..Çok detaya girmiyorum burda laf uzamasın.Önyargili felan yaklaşmamaya çalıştım yine geçen hafta kitabı açtım iste daha kitabın başındayım ilk başlar iyi Allah ol der oluverir evren ve dünyanın yaratılışı vs iyi anlatılıyor cops pass yapılmış ifadeler hepimizin bildiği şeyler felan.. ama biraz daha gidince Çok yakında hemen ikinci bölümde ..Kitabı bırakıp gülme krizine girdim ya troll felan sandim dipnotta belki yaziyordur biseyler diye baktim yok ya adam ciddi ama baya sonra üzüldüm tabi işimiz içler acısı çünkü ve hala aramizda bilinen böyle yanlışları savunanlar var...Neyse yazıyım incelemeyi dert sayfam olmasın burası.

    KITAP INCELEMESI

    1)Kitapta dikkatimi çeken yer Mustafa İslamoğlu, Hz. Âdem’in babasının olduğunu iddia ederken, İnsan Suresi 2. ayeti de delil olarak öne sürmektedir. Söz konusu ayette baktığımızda,

    “Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.” buyurulmaktadır dostlar

    İslamoğlu ayette geçen insan kelimesinin hem cins isim olarak bütün insanlığı hem de bizzat Hz. Âdem’i işaret etse bile durumun değişmeyeceğini, yani Hz. Âdem’in insan olduğu için doğal olarak aynı normal insanlar gibi bir rahimden doğduğunu iddia etmekte malesef haydaaaaaa...

    Bu ayetteki “insan”dan maksadın Hz. Âdem’in çocukları olduğu hususu bütün müfessirlerin ittifakla kabul ettiği bir hakikattir bildiğiniz gibi. Hz. Âdem’in babası insansa, ondan önceki de insandır. Bu silsileyi geriye kadar götürmek imkânsız.

    **(Bu iddianızla ilgili Ic sesime yeniliyorum Bu kafa nasil çalışmıyor merak ediyorum sevgili Islamoglu biri mi bu hale getirdi yoksa kendi çabanla mi böyle oldun?:)Bunlar nasıl hala görev yapıyor halka bakıyor anlamıyorum. Şeyma Subaşından farkınız yok sırf gündem olmak için mi boş yapıyorsunuz reklam yapıyorsunuz bu fikirlerle ? yargilamiyacam kınamıyorum.Diyanet sonra niye kötü Bu camia niye gelişmiyor insanlar niye tam dini yasayip aktaramiyor?Ayrıca Islamoğlu Youtubeda daha çok pot kırmış bu konuda onları izleyin

    Devam ediyorum Oysaki dostlar Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet, ilk yaratılışı anlaşılır beyanlarla vuzuha kavuşturmaktadir.Bu konuyla ilgili ayetler icin Buyrunuz;

    “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının…” (Nisa 1).

    “Allah, sizi önce topraktan, sonra da az bir sudan (meniden) yarattı. Sonra sizi (erkekli dişili) eşler yaptı. … “
    (Fatır 11).

    “Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.” (Mü’minun 12-14).

    Kitabı okursam birgün yine incelemenin devamı gelir ama suanlik zamanımı vermeyi düşünmüyorum daha önemli kitaplara haksızlık olur.

    Ayrica Kankisi Caner Taslaman da aynı fikirlerde birbirlerini örnek alıyorlar.Onun da bahsini kitabında ederiz Evrimle ilgili o daha çok pot kırmış zira..


    Evrimciler şunu İddia ediyor ve İnanıyorlar:

    Bugünki bütün Canlı Türleri (İnsan dahil Hepsi) Sudan Karaya geçiş yapmış bir Canlıdan türemiş.. Hani diyorlar ya Maymun değil, tek bir Ata diye, işte o Canlı..

    Su'da yaşayan bu Canlı, sayısız defa, sayısız çağlar boyunca kendini karaya atmış..

    Ha bu arada Mutasyonları unutmayalım, alınıyorlar.. O zaman İnandırıcı olmuyormuş..

    Bu sayısız atışlar ve zamanlar sonucu da dolayısıyla (!) normal olarak (eh haliyle!) gelişerek (Evrimleşerek) dönüşerek dünyanın dört bi yanına dağılmış (Yoksa tek bir gölden, deniz kıyısından mı demeliyim Bilimsel olarak!) bugünki bütün Canlı Türleri (İnsan dahil hepsi) meydana gelmiş..

    Mucize'nin böylesi mi desem, İman'ın böylesi mi desem, Saçmalığın böylesi mi desem!..

    Ne desem de Din ve bu Teori arasındaki uzlaşılmaz Akılsızlığı dile getirebilsem!..

    Nasreddin Hoca (ks) yüzyıllar öncesinden Evrimcilere söylemiş sanki şu Hikmetli Kelamını: "Kazanın doğurduğuna inanıyorsun ya.." !

    Müslüman Evrimcilere Soru..

    Düşünüyorum da Yeyüzünde ilk filizlenen Tohumu soruyorum.. Siz bu Tohumu Canlı diye düşünun.. Evrim'e göre Mikro ve Makro Evrimlerle Türlere ayrılacak olan o ilk Tohum İlk Canlı.. Çünkü Evrim "Düşüncesi-Tasvvuruna" göre ya bu bir Tane olmalı ki ondan Türler oluşabilsin ya da bu bir tane ilk değil de bir çok muydu sorusu gelir; eğer bir çok iseler burada "Evrim" açısından bir Çelişki var, hani Evrim'i anlatmak için bir Resimlendirme var ya balık gibi bir canlıdan sürüngene ve iki ayaklıya ve insana dönüştüğü gösterilen.. Çoklu ise, birbirilerine Türleşecek geçiş Makul olan değildir ve Makro Evrim'e gerek olmaz.. Çünkü eğer bu resimlendirmedeki ilk Canlı yoksa, bu Varlık Zinciri Çokluğa dayanıyor olmalı Başlangıç olarak.. Bunda İnançsız Evrim Düşüncesi açısından temelde sorun var demektir, çünkü bu oluşum ancak "Mucize" ile açıklanabilir yani.. Yok eğer Tek bir Canlıdan olduğu İddiası varsa, yeryüzünün neresinden, kaç defada, hangi erekle bütün Canlılara Türleşme oldu soruları gelir.. Bu da ancak Mucize'ye dayanabilir, Doğal Koşullarla İmkansız.. "Mucize"ye İnanılmıyorsa muhakkak Doğal olmayan bir "İnanç" devreye girmesi gerekir İnsan Psikolojisi açısından.. Yani kişi Mucize'yi İnkar ediyor fakat ne kadar inkar edip "Doğal" dese de farkında olmadan bunun gerçekleştiğine İnanması ancak Mucize'ye İnanması demek.. Yani düşünun ki bir çocuk 9 ayda değil de 1 günde doğduğunu gözlerinizle görseniz, bunu sadece gördüğün için buna zira "Doğal" demen Mucize Kavramının Hakikatini değiştirmez..

    BURDA CIDDEN IYI AÇIKLANMIŞ OKUMANIZI TAVSIYE EDERIM

    https://www.ihsansenocak.com/...-sakli-buyuk-mechul/

    Iyi okumalar:)
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 448 syf.
    ·10 günde·Beğendi·9/10·
    Elif Şafak'ı en son Aşk kitabıyla lisede okumuştum. O zamanlar kitabı baya beğenmiştim. Yıllar geçtikçe denk geldiğim 'cool, edebiyatçı' herkesin bu kadını popülist şeklinde aşağıladığını görünce yıllar içinde yavaş yavaş düşüncelerim şöyle evrildi: 'Muhtemelen lise yıllarında daha cahil olduğum için Aşk kitabını beğenmişim. Herhalde şimdi okusam beğenmem. Elif Şafak mı, ıyy ne itici kadın. Şeyma Subaşı bir Elif Şafak iki.'

    Son okumalarımın tamamını Ne Okusam’dan seçtim. Ve hepsinden de çok keyif aldım. En son tepede İskender kitabı olunca ön yargılarımı bir kenara bırakıp okumaya karar verdim.
    İskender’i okuduktan sonra, asıl popülist olanın Elif Şafak’ın kendisinden ziyade, ‘Elif Şafak popülist bir yazardır’ düşüncesi olduğuna inanmaya başladım. Bu durumun bir benzerinin Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli için de geçerli olduğuna inanıyorum. Yaşayan ve popüler olan kimseler genelde pek beğenilmiyor. İlla açlık ve sefalet içinde ölüp 100 sene sonra değerinin anlaşılmasını istiyoruz.

    Tamamı kişisel görüş olan, kitapla alakasız zırva dolu bu iki paragraftan sonra, kitapla ilgili iki hususu ekleyip yorumumu bitireyim.

    Tıpkı Aşk’ta olduğu gibi bu kitapta da yazarın karakterleri hem doğuda hem de batıda yaşıyorlar. Fırat’ın yakınlarındaki bir köyden, bir anda Londra’ya götürebiliyor sizi. Metresi olan yaşlı ve zengin bir adamın otel odasından, Kürt kaçakçıların mal kaçırdığı Suriye sınırına götürebiliyor. Batı insanlarını kitaplardan okuduğum kadarıyla güzel anlatmış. Fakat beni asıl hayrete düşüren Kürtleri anlattığı kısımları.
    Kültürün coğrafyayla ve ekonomi ile çok ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, Van’ın bir köyü ile Yozgat’ın bir köyünün insanı arasında görünürde çok fazla bir fark olmayabilir. İkisi de kurnazdır, tutucudur, gelenekçidir vs. Fakat derinlemesine indiğinizde dizini kırıp tütün sigarasını içerek uzaklara bakan Kürt dayısının bariz farkları vardır. Elif Şafak bana göre tam manasıyla olmasa da, bu noktayı iyi yakalamış. Türkiye’deki ortalama bir köylüyü değil, Kürt köylüsünü anlatmış. Bu konularda, politik bir tavır sergilemek yerine sadece olayları anlatmakla kalması kitabın bağlamından kopmasını engellemiş.

    Önceki paragrafta o kadar ‘Kürt’ dedim ki, gören de kitabın konusu buymuş sanır. Bana göre kitap aslında bir ‘kadın’ kitabıdır. Romanların en sevdiğim özelliği budur. Kadın hakları konulu bir kitabı okusam, sanırım İskender kadar bu anlamda etkilenmezdim. Kitabın kurgusunu boğmadan bu toplumda kadının ne kadar da bir hiç olduğunu kafamıza kafamıza vurmuş yazar. Kitabın bir çok yerinde olabilecek kötü şeylerden dolayı devamını okumaya korkar oldum. İşin kötüsü ‘sonuçta bir roman, bu kadar ciddiye alma’ denilip geçilebilecek şeyler değil. Zira kitabı okuduğum 9 günlük süre zarfında bile en az 10 kadın erkek şiddetine kurban gitti...

    Son olarak, yazarın bazen üçüncü kişi gibi anlatması bazen birinci ağızdan anlatması, bazen de mektup yazması tekniği kitabın sıkıcı olmasını tamamen engelliyor. Bu anlamda, kitabın tekniğini gayet beğendim.
    Kurgusu çok iyiydi. Dört koldan birbirinden tamamen alakasız karakterleri bir yerden anlatmaya başlıyor. Olaylar ve karakterler o kadar alakasız ki, sırf nasıl bağlayacak merakından bile okumaya devam ediyorsunuz.

    Kitaba puanım 9. Çok beğensem de, bazen olayların önüne geçen yazarın kendi düşünceleri vardı aralarda. Bunlar biraz daha az, karakterler biraz daha derin olsa kesinlike 10 üzerinden 10’u hak edecekti.

    Kitabın sonlarında bir karakter Feyruz dinliyordu. Kitabın son 50 sayfasını sanırım Feyruz dinleyerek bitirdim. Size de tavsiye ederim. Bu kitap bir sanatçı olsaydı sanırım Feyruz’un kendisi olurdu. :)
    https://www.youtube.com/watch?v=VdWAPofe-6k
  • Kendisi aslan Yunanlı olup gerçek adı Sheyma Subaşipulos'tur. Yunan Kralı 34. Kostas kritos tarafından bizzat seçilip eğitilerek Türkiye topraklarına gönderilmiştir. Amacı kitabında geçen nemlendirici Krem yerine hidrolik asit(tuz ruhu) yazarak bacılarımızın yüzünü tahriş edip Anadolu'nun ve Balkanların en güzel ve çekici kadını olmak. Ama Sütçü İmam ve Erzurumlu Kara Fatma'nın torunları olan bacılarımız müthiş bir destansı mücadele gösterip, bu alçakça saldırıya karşı koyup Vatanımızı kurtarmışlardır.Neyse goygoyu bırakalım.

    Kıtabı Şeyma Subaşı'nın kendisi yazmayıp 3 editöre yazdırmış. Kendi açıklaması şöyle: "Arkadaşlar kitabı ben yazmadım çok başarılı editörlerimiz yazdı. Ben hayatımı onlara anlattım. Sonra editörlerimizin isimlerini söylerim. Çok sevgiler yolluyorum onlara. Sanırım yanlış anlaşılıyor ben edebiyatçıyım da demedim." (Ulan niye yazdırıyorsun o zaman).Kitabında da eski kocasından bahsetmeyi de unutmamış."Yalnızdım. Fiziken ve psikolojik olarak çok yalnız. Keşke aynı yaşta olabilseydik diye dua ettiğim geceyi hatırlıyorum. Hani her şeyin sonuna gelmiş gibi hissedersiniz ya. İşte tam o kara delik. Badem gözlü kızım sayesinde o delikten çıktım. Bazı hatalara düşsek de sonunda özgür bıraktık birbirimizi. İyi ki de yapmışız."
    Şeyma Subaşı'na Türk edebiyat tarihinin en kötü kitaplarından birini yazdığı için teşekkürlerimi sunuyor, bir daha olmamasını diliyorum.

    GERÇEK SUÇLU KİM?

    Şeyma Subaşı milli ve yerli Instagram "popimiz". Kendisi abazanlarımızın, güzelliğin makyaj yapmak ve pahalı kıyafet giyip boy göstermek sanan, elitliğin cafe cafe dolaşıp birbirini kesmek ve story atmak sananların gözbebeği. Gerçek sanatın ve sanatçının, emekçilerin,kaliteli iş yapanların önemsenmediğini ve ilgi görmediğini gören Şeyma. Popülerliğin etkisiyle Edebiyatın jet Fadıl'ı ve Tosuncuk'u röllerini üstlenmiş birazda milleti ben tokatlıyayım demiştir.
    Şimdi sorarım size gerçek suçlu kim? Bu kitabı Şeyma mı yazdı yoksa bizler mi yazdırdık? Biz yazdırdık biz! Başka suçlu aramaya gerek yok!
    Kitabı komik bulan ve dalga geçmeye çalışan insanlarımız yine kolay yolu seçmiş bütün suçu Şeyma'ya atmış. Sanki kendisinin hiç suçu yokmuş gibi işin içinden çıkmış. Çok geçmedende unutulmuş. Bakın ablamız bizlerden bahsediyor. "Sizler benim hayatımı merak ediyordunuz. Profilime haftada 130 - 140 milyon kişi profilime bakıyordu yani Şeyma kitabı sizin sayenizde çıktı. Umarım kitabı beğenirsiniz yani ne diyeyim.". Bende ne diyeyim Allah milletimize akıl fikir versin o zaman.


    Kitap tanımı: kitap değil Avon kataloğu
  • 224 syf.
    ·1/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda kitaplar hakkındaki yorumlarımı izleyebilirsiniz:
    https://www.youtube.com/...oHVW_FSN58EE52V193Ag

    "Sabah uykusu kadar sevebileceği biri lazım insana." (s. 3)

    Binlerce kişi tarafından okunmuş ve 303 kişi tarafından 10 puan verilmiş bu kitabın içinde neler yazıyor hadi hep beraber bakalım... İncelemeyi okurken yanınızdan sabah uykularınızı, semaverleri ve Higgs Bozonu'nu eksik etmezseniz sizin için daha verimli bir süreç olacağını düşünüyorum.

    İnsanların sabah uykularından kalktıklarında etraflarında kapanmış alarm ve gözlerinde çapak, ağızlarında salya olmadığı bir paralel evrende dünyaya gelen Ahmet Batman'ın nasıl biri olduğunu merak edip internete baktığımızda sadece şu görselin karşımıza çıktığını görüyoruz:
    https://cdn.kidega.com/...batman-profil-Lo.jpg
    Evet, Joshua Jackson’ın kahveli fotoğrafının Photoshop’ta üzerinde oynanmış hali.

    Fotoğrafın üzerinde yazan "Bi' Kahve içer miyiz?" teklifiyle, Ahmet Batman'ın (Joshua Jackson’ın) Show Tv haberlerinde her gün gördüğümüz İstanbul Emniyet Müdürlüğü merdivenlerinden inen adamlardan bir tanesinin robot resminin çizilmiş gibi olması arasında kaldığımı önceden belirtmem gerek.

    Öncelikle bu kişinin, Gotham City'de Batmobile'iyle gezen bir kahraman olan Batman ya da Batman şehir sınırlarının Batman logosu şeklinde değişmesi gerektiğini söyleyen adam ile bir ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Zaten öyle bir şey olsaydı Superman'i çağırıp ultraviyole ışınlarıyla Ahmet Batman'ın saklandığı yeri göstermesini isterdik, o yüzden kitaptaki alıntılara geçelim en iyisi.

    "Her sabah attığım "Günaydın sabah uykum bugün nasılsın?" mesajlarının bir yeri yok artık. Son attığım mesajda iletilmedi zaten." (s. 7)

    Kitaplarını bastırabilmek için yayınevlerine ve dış görünüşünü gizleyebilmek için de uluslararası ajanlara binlerce lira harcayan ve bu yüzden de SMS paketine parası yetmeyen Ahmet Batman'ın bu paragrafta sevgilisine sabah uykum şeklinde seslendiğini görüyoruz. Muhtemelen T9 sözlük düzeltmesi açık kalmış olduğu için bağlaç olan "da"nın ayrılmadığını gören telefon, muhtemelen Ahmet Batman ile sevgilisinin artık ayrılması gerektiğini düşünmüş.

    Kitabın çoğu şu şekilde cümlelerle dolu:
    "Hayat belli bir düzen üzerine kurulu, sırası gelen gider, sırası gelen sarılır ve bütün vedalar soğuk olur. Üşümen gerektiğinde üşürsün." (s. 12)

    Bu alıntı Şeyma Subaşı'nın kitabındaki "Karanlık çökmeden yıldızları göremezsin." alıntısıyla çok paralel ilerliyor. Bu yüzden bu tür alıntıları gördüğümde aklıma şu fotoğraf ve okul günlerimde sınava zerre kadar çalışmayıp sınav kağıdını doldurmam geliyor:
    https://i.ibb.co/...b-J3t2-IIAAj-Rv2.jpg

    "İyi hissediyorsan bırak kendini gökyüzünden aşağı, bırak kimse tutmasın." (s. 13)

    Önceden herhangi bir kitapta böyle bir cümle gören oldu mu bilmiyorum fakat Türk Edebiyatı'nda Skydiving Edebiyatı'na geçildiğinden haberim yoktu. Muhtemelen Newton'un aklına gelmişti fakat uygulaması gördüğünüz gibi Ahmet Batman'a kalmış.

    *Hayatındakileri sev, sonra çok özlüyorsun ve öyle dolmayan boşluklar oluyor ki içinde... Klavyedeki boşluk tuşunu görsen ağlıyorsun. (s. 24)

    Şimdi, bu efsane alıntı kitabın ana temasını, karakterin beynindeki dehlizleri, dönem siyasetini ve psikolojik buhranları anlayabilmemiz için çok önemli bir nokta. Çünkü Ahmet Batman'ın burada bahsettiği boşluk, klavyedeki SPACE tuşu ve SPACE de uzay demek. O zaman bu uzay boşluğu olmuş oluyor. Evrende de her şeyin bir kütlesi olduğuna göre ve kütlesi olmayan atomlara kütle kazandıran şey de Higgs Bozonu olduğuna göre Ahmet Batman'ın Higgs Bozonu olma ihtimali bugüne kadar hiç düşünmediğiniz kadar fazla olabilir.

    "Kalmadığın yerdeyim, gittiğin yerdeyim, hiçbir yerdeyim. Ve ben bugün neyin içindeyim bilmiyorum." (s. 116)

    Gördüğünüz gibi Ahmet Batman kuantum fiziği edebiyatının dibine vurmuş ve bu yaptığıyla bir saniyede birden çok yerde olabilen şeyhsi bir mertebeye ulaşmış. Hatta nerede olduğunu asla anlayamayacağımız bu alıntıyı okuduğumda aklıma "kafamız güzel ama nası güzel" abisi geldiğini söylemeliyim:
    https://youtu.be/-dIvdJX8O8o
    Belki de bu abi Ahmet Batman'ın ta kendisidir...

    "Olmadı demleriz çayımızı yalnız içeriz ama olmasın öyle."
    (s. 163)

    Kitabın ileriki kısımlarında pek çok şekilde çay, semaver, kırmızı biber edebiyatı yapıldığı için bu konuda sadece tek bir alıntı yazmak istedim. Dünyada çay ve varoluşçuluk felsefesini birleştirebilen tek ülke olduğumuzdan ötürü esas Nobel Ödülü'nün Ahmet Batman'a verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Nobel, "no-bel" demektir. Belki Ahmet Batman da beli olmayan aşırı ince belli bir çay bardağında çayını içme tutkunuydu.

    Kitabın kapanış cümlelerinden olan;
    "Hiçbir şey hissetmiyorum. Bana bundan daha kötü bir şey söyle." (s. 285) cümlesindeyse Ahmet Batman bize hiçbir şey hissetmemekten daha kötü bir şey söylememizi istemiş. O zaman ben de belaların en kötüsüyle sizleri başbaşa bırakıyorum:
    https://karikaturistan.files.wordpress.com/...t_sarikaya.jpg?w=500

    Gördüğünüz gibi arkadaşlar, ben sabah uyandığımda çökmüş ve çapaklı gözlerle kalkarken, Ahmet Batman gayet de kahvesiyle ve kahvesine şeker niyetine attığı Higgs Bozonu'yla kalkıyor. Okunmadan önce ölünmesi gereken bu kitabı okumazsanız, eminim ki REM ve NREM uykusu arasındaki farkların kuantum fiziği edebiyatıyla birleştiği o ince belli çaysı noktayı da kaçırırsınız, benden söylemesi...
  • 112 syf.
    ·Beğendi·8/10
    “Zaman bir yerde bir kere duruyor.
    İşte masal orası “
    Her şey Teem’in üzerinde bu cümlenin yazılı olduğu bir fotoğraf bulmasıyla başlıyor. Fotoğrafta bir fil ve insanlar var. Filin gözleri ise acı dolu bakıyordu. File bakan insanların ise bazısı çaresiz bazısı hırslı görünüyordu. Tıpkı Teem’in babasının gece uyumadan önce anlattığı masallar gibi; bir yanda iyi, bir yanda kötüler. Fotoğrafta fil ağlıyordu . Oysa masallar da hep iyiler kazanırdı. Demek ki bu fotoğrafta iyiler kaybetmişti. Fotoğrafta yazan o cümle Teem için oldukça esrarengizdi. Peki ama zaman ne demekti? Pazartesi , Ekim , Haziran, üç ... Zaman bunlardan hangisiydi? Tam olarak neresiydi? .
    .
    Hadi o zaman şimdi Teem ile zaman ve masalı bulma vakti geldi.. ️
    .
    .
    Fil Tyke gerçek bir olay. Son sayfalar da fotoğraflar da mevcut. Fil Tyke’nin hikayesini okurken “ah be insanlar sadece eğlenmek ve para kazanmak için bu manzaraları nasıl yaratabilir?” demekten kendimi alamadım. Çok duygulandım. Çok üzüldüm. Ama çok da güzel bilgiler edindim, dersler çıkardım. Güzel, akıcı , kaliteli bir anlatıma sahip bu kitabı ilkokuldan itibaren herkes okumalı. Hatta zaman zaman açıp tekrar okumalı!! .
    .
    “Tarih yazdı Tyke”
    .
    .
    Bizi birbirimizden ayıran görüntümüz değil; muhabbet,ülfet ve ünsiyet. Dünya hepimize aynı döner ama iç dünya farklı mülkiyet. .