Aşk’tan HÂKK’a
Edebiyatımızın sultanı Fuzûlî’ye göre aşk, şifası yine kendisinde gizli olan tatlı bir derttir. O, "Aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir kıyl-ü kâl imiş ancak" derken, kâinatın yapı taşının muhabbet olduğunu haykırır. Bizim medeniyetimizde bir insanı sevmek, onda saklı olan İlahi sanatın, Cemâl sıfatının tecellisini seyretmektir. Sevgili, kalbe düşen bir gölge değil; kalbi asıl sahibine, yani her şeyin yaratıcısına yönlendiren bir vesiledir. Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ında anlattığı gibi; insan bu yolda mumdan gemilerle ateş denizlerini geçmeyi göze alır. Çünkü bilir ki, o ateş ruhu yakıp kül etmek için değil, hamlığını eritip saf altın yapmak içindir. Modern zamanın mistik sesi Sezai Karakoç ise bu köprüyü çok zarif kurar. Ona göre yeryüzündeki aşklar, gökyüzündeki asıl düğünün sadece birer provasıdır. Sevilen kişinin gözleri, insanı dünyadan alıp ötelere, en sevgiliye (Cemâlullah'a) götüren birer kapıdır. Necip Fazıl’ın kalemiyle yoğrulan o büyük çile ve arayış da aslında kalbin dünyada hiçbir fani sığınakla tatmin olamayacağını, her aşkın en nihayetinde sonsuzluk sahibine rücu edeceğini fısıldar. Mümin bir yürek için sevmek; sevdiğini emanet bilmek, ona bakarken duaya durmak ve sevgisini ebediyet rengine boyamaktır. Dünyanın geçici hevesleri arasında kördüğüm gibi sarsılmaz bir bağ bulabilenler, aslında yeryüzünde cennetin kokusunu alanlardır. Bizim aşkımız; Leyla’nın çölünde başlayıp, Mevla’nın rızasında sükûnete eren, fani bir kalpten baki bir sevdaya uzanan en kutlu yolculuktur. Alıntı sahibi :instagram.com/sessizniyaz?igs...
Din
Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus… Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye. Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis: “Seven insan neylesin” Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına. “Hemen derdin söylesin” Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren… Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge “Ya korkarsa neylesin” Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki
Şiir
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Biraz daha sakin bir şiirle geldim bu sefer.
Mavilikler Dinleseydin belki beni, Duysaydın biraz derinliklerimi; Daha naif bakardım maviliklere, Her gün biraz daha ölmezdim. Kıyamadım ki sana hiçbir zaman; Dinledim seni, duydum seni. Umudunu maviliklerden koparmadım Ki umudunu kaybetmeyesin sen. Bir kere bakmadın maviliklere baktığın gibi, Ben de bakamadım bir daha o kadar naif. Duyamadım o kadar saf, Yaşayamadım o kadar gerçek.
Şiir
Sevgi dili 34..
— Bana bir şey söyle… — Ne söyleyeyim? — İnsan neden en çok sevildiği yerde ağlar? Çünkü insan kendini en çok güvende hissettiği yerde bırakır. Gün boyu güçlü durursun. Kimseye belli etmezsin. İçine atarsın. Gülersin. Şakalaşırsın. Ama biri çıkıp da gerçekten “Nasılsın?” diye sorunca… İçinde tuttuğun bütün cümleler boğazına düğümlenir. Çünkü bazı sorular cevap istemez. Bazı sorular, kalbin kapısını açar. — İnsan neden bu kadar yoruluyor? Çünkü herkes yükünü sırtında taşımıyor. Bazıları kalbinde taşıyor. Kimsenin bilmediği korkularını…
"Müttakilere vaad olunan cennetin durumu şudur: -İçinde tadı ve kokusu bozulmayan sudan nehirler, -tadı değişmeyen sütten nehirler, -içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve -süzme baldan nehirler vardır..." Bilinen fiziksel dünyada süt, bal veya şarap gibi yoğun ve organik maddelerin nehirler halinde akması, akışkanlar mekaniğine ve eşyanın tabiatına aykırıdır; çünkü bu maddeler açık ortamda hızla bozulur, pıhtılaşır ve tortu bırakır. Ayette bu nehirlerin "tadı ve kokusu bozulmayan" şeklinde nitelenmesi, bunların bildiğimiz hayvansal veya bitkisel maddeler olmadığını gösterir Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hz. bu 4 nehri insan idrakinin ve ruhunun dört temel ihtiyacının fıtri karşılığı olarak yorumlamıştır: -Su Nehri: Mutlak hayatın, saf bilginin ve ilahi fıtratın akışıdır. -Süt Nehri: Ruhun beslenmesini, gelişimini ve ilahi fırattaki çocuksu saflığı temsil eden nurani bir akıştır. -Şarap (Aşk/Vecd) Nehri: Akli prangalardan kurtulmanın, ilahi muhabbetle sarhoş olmanın ve sınırsız neşenin frekansıdır. -Bal Nehri: Şifanın, yüksek idrakin, süzülmüş ve damıtılmış hakikat bilgisinin akışkan halidir. İbnü'l-Arabî Hz, cennet nehirlerinin kaynağının Besmele olduğunu söyler. Ona göre: "Bismillah"ın içindeki harflerin ve kelimelerin manevi pınarlarından bu dört nehir doğar. Nehirler, İlahi isimlerin (Esma-i Hüsna) insanın ruhundaki ve idrakindeki yansımalarından ibarettir. Cennet mekanları, varlıklarını ve canlılıklarını bu nehirlerin taşıdığı ilahi enerjiden alırlar. Nasıl ki kuantum seviyesindeki sicimler ve enerji dalgalanmaları gözle gördüğümüz katı maddenin "altında" yer alıp onu var ediyorsa, cennet nehirleri de cennet aleminin altından akan, onu sürekli besleyen, yenileyen ve her an canlı tutan yaşamsal frekans bantları olabilir. (Ley hatlarını hatırlayalım
Beni sevgiyle sardığını düşündüğüm kolların, şimdilerde hangi vücudu sarıyor kim bilir. Hangi göze bana baktığın gibi bakıyor, hangi masum insanın o saf duygularını çalıyorsun.
Kitap Alıntısı