Sultan teorik olarak, Mehmed Ali’nin soyundan gelenlerin hangisinin ülkeyi yöneteceğine karar verecekti ancak bu tamamen bir formaliteydi. Aslında yönetici teknik olarak sultanın “memalik-i mahrusası”nın valilerinden birisi olsa da, Mısır 1841’den beri bağımsız bir devletti. 1867’de, Sultan Abdülaziz Said’e sadece sıradan bir Osmanlı valisi olmadığı ve imparatorluk hiyerarşisinde özel bir yeri olduğu için yeni icat edilen “hıdiv” titrini verdi. Gerçekte ise bu titrin pek bir etkisi olmadı ve mevcut durum devam etti. Bu gerginlik, 1881’de etkili bir şekilde darbe sahneleyen Ahmed Urabi’nin yükselişine ve hıdivin isteklerine rağmen parlamento tarafından başbakan olarak atanmasına sebep olacaktı. Bu olaylar dizisi, nihai olarak, ülkenin 1882’de İngilizler tarafından işgal edilmesine yol açtı. Büyük Britanya Mısır’daki hıdivin sultan tarafından tayin edilen yalnızca bir Osmanlı hükümeti yetkilisi olduğu kurgusunu devam ettirdi. Ancak İngiliz okul ders kitaplarında Mısır, imparatorluğun bir parçası olduğunun işareti olarak kırmızıya boyanmıştı. Her hıdivi resmi olarak Osmanlı’nın ataması uygulaması, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına kadar devam etti. Sonrasında Hüseyin Kâmil İngiliz “koruması” altında sultan statüsüne yükseldi.
Sayfa 205·Kitabı okudu
Her ne söylediysek, her ne duyduysak şimdiye kadar, hepsi renkti, suretti, oyundu!
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kuss 'un şiirleri bize çok şey anlatıyor.
Bir gün, şair Kuss bin Saide’nin bağlı olduğu kabileden bir heyet Hz. Muhammed’in yanına gelir. Kendisi sorar, ‘Kuss b.Saide’ye ne oldu?’ Onlar, vefat etti diyorlar. Bunun üzerine Muhammed onunla ilgili bir anısını anlatmaya başlar. Bir gün ben onu Ukaz panayırında gördüm, kırmızı bir deve üzerindeydi ve halka hitaben çok hararetli, ilginç bir konuşma yaptı. Onun o günkü konuşmasını hiç unutamıyorum. (Burada şu notu da ekleyelim ki, şair Kuss b. Saide miladi 600’de vefat ederken henüz Muhammed peygamberlik iddiasında bulunmamıştı; bundan on yıl sonra peygamber oluyor.) Hz. Muhammed Kuss’la ilgili gördüklerine devam ediyor: Kuss, konuşmasının başında, giden bir daha gelmiyor, yaratılması gereken de sürekli yaratılıyor. Gidenler halinden memnunlar mı ki sesleri çıkmıyor veya unutuldular mı bilemiyorum, diyor. Kuss’un, gökte haber var, yerde ibret var sözünden sonra, Muhammed onun bazı önemli açıklamalarını o gelen heyete anlatıyor.Bu konuşmada geçen bazı cümleleri Kur’an ayetleriyle karşılaştıralım: Kuss tanrıyı tanıtırken, ‘Öyle bir Allah ki erkekle kadını yarattı’ diyor. Aynı cümle, Leyl suresi üçüncü ayet olarak Kur’an’da karşımıza çıkıyor. Yine, ‘her canlı ölümü tadacaktır’ cümlesini kullanıyor o panayır konuşmasında. Bu konuya da Kur’an’da birkaç surede yer veriliyor, işleniyor.(57)Kuss, ‘Akan nehirler’ terimini kullanıyor. Kur’an’da da cennet tanıtılırken, ‘Altlarından ırmaklar akan cennetler’ deniliyor,Kur’an’da Arapçası, “Fecri inin tahtihel enhar kalıbındadır. Kussise, ‘linharün mecriyye’ kalıbını kullanıyor. Sonuçla değişen bir şey yok: Eşanlamlı iki cümle. Kuss konuşmasında dağları işlerken, ‘Dünyanın sallanmaması için bir nevi kazık görevini gören dağlar’ diyor. Bu da defalarca Kur’an’da işleniyor. ‘Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile
Kur'andan önceki şiirler Kur'an'a benziyor
Bana göre Kur’an’ın oluşumuna katkı sunan, başka bir deyişle Hz. Muhammed’in en çok yararlandığı alan, o günkü şairlerin şiirleridir. Nedense bu hep gözden kaçmıştır. Aslında o günkü şiirlerle Kur’an karşılaştırılırsa çarpıcı bir sonuç ortaya çıkar. Özellikle Ümeyye b. Ebi Salt ve Kuss b. Saide el-İyadi’nin şiirleri içerik itibariyle Kur’an’a çok yakındır. Burada şu rahatlıkla söylenebilir: Peygamberin önemli bir kaynağı, İslam öncesi şiirlerdir.Burada İmr-ül Kays’ın somut bir şiirinden altı mısrayı Kur’an’la karşılaştıralım. Önce şiirin tercümesini verelim, sonra Kur’an ayetleriyle karşılaştırmasını yapalım. Şunu da belirtelim ki bu şair Hz. Muhammed’den yaklaşık 30 yıl önce vefat etmiştir. Kendisi 540’ta vefat etmiş, Muhammed ise 571’de dünyaya gelmiştir. Bunu niye yazdım? Eğer Muhammed zamanında veya daha sonra yaşamış olsaydı, Müslümanlar diyebilirlerdi ki kendisi Muhammed’den kopya almış. Dolayısıyla böyle bir şey de mümkün değildir; bunu da hatırlatmış olalım. İmr-ül Kays’ın şiiri şöyle: * Kişi yazın ortasında kış ister, öyle ki kış geldiğinde bu sefer ikrah eder. * O tek tip (monoton) hayata razı değildir, kahrolası insan, ne kadar da nankördür! * Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Bu, bir ceylanın kalbimi alıp sonra beni terk etmesinden oldu. * Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak dışarı çıkardığı zaman... * İnsanlar çarçabuk hazırlanır ki, hesap günü kendi hesabınıversin. * O gün adil bir padişah hesap görecek; sonuçta ya kişinin aleyhine, ya da lehine olacak. İnsan kuş bakışı şiire bakınca, şiirle Kur’an mantalitesinin benzer olduğunu görüyor, detay kısmında da Kur’an’la örtüşen cümleler var. Mesela; “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür” cümlesi harfiyen Abese suresi 17. ayette; “Kıyamet yaklaştı, ay yarldı” cümlesi, olduğu gibi Kamer
İslam öncesi Arapların kendilerine has hikmetleri ve hakîm kişileri vardı. Şairlere, hatiplere, kahinlere, umur görmüş tecrübeli ve basiretli kişilere hakîm, onların, veciz ve beliğ sözlerine de hikmet denilmekteydi. Hz. Peygamber'in Kus b. Saide, Lebid, Übey gibi cahiliye hatip ve şairlerinin hitabe ve şiirlerini takdir ettiğine bakılacak olursa, bunların yabana atılacak cinsten basit ve iptidai şeyler olmadığı anlaşılır. Bu, cahil ve ümmi bir toplumun yaratılışındaki sezgi gücüne dayanarak ortaya koymuş olduğu sade ama edebi, ahlaki ve fikri değeri bulunan anlamlı bir hikmettir. Kendisi de bir hikmet olan Kur'an işte bu şekilde bir hikmete sahip bulunan ve hikmete rağbet eden bir toplumda tebliğ edilmişti.
Sayfa 4·Kitabı okudu
İnsan başkalarının ne dediğine çok aldırırsa zaten hiçbir şey yaratamaz ki, dedi Saide.
Sayfa 164·Kitabı okudu
Alıntı