"Hayat sabah uyandığında aklına gelen ilk kişiden ibarettir." Diyor şair.. "Yaşamaktan önce sen geliyorsun aklıma."
Tırmıklanan zihne ekilen tohumlar, Ya yeşerecek filizler, Ya geçecek bomboş bir mevsim. Sen anlattın; ben, o ve diğeri... Tiyatro sahnesi olsa... Olsa, yine iyi. Kaçıncı kez anlatılan, binbir açıdan; Başrolü ayrı, yan rolü ayrı, Kameramanı ayrı, yönetmeni ayrı... Anlat, anlatabildiğin kadar. Her şeyden, herkesten öte. Hikâyesi belli. ~isimsz.sair
Şiir
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kaçtıkça yamaçlarımda bitiyor bulutlar, Bakıp da görmeyi umduklarını gölgeleyen. Her şey lafla, sözle anlatılsa, Ne gerek var hastanelere, parklara, bahçelere; Bu kadar besteye, esere, madalyaya? Senin duymadıklarını seçen kulaklarıma karşı, Duyduklarını seçemeyen kulaklarım. Ne lüzumu var ayıplamaya? Sadece... Her şey lafla, sözle anlatılsa, Ne gerek var bu sessizliğe? ~isimsz.sair
Şiir
Asaf Hâlet Çelebi 'den Düdüklü Tencere eleştirisi Böyle bir kitaptan bahsetmek benim için zül, muharriri için de bir şereftir. Bunu bilmekle beraber ben her iki şıkkı da göze alarak yazıyorum. Çünkü, bu kitap yalnız firenklerin tabiriyle “ordurier” (süprüntülük) nevinden ibaret olmakla kalsaydı, hakikaten kale almaya değmezdi. Maalesef mesele bu kadar basit değildir. Geçenlerde, bir mecmuada çıkan “Pislik Edebiyatı” adlı bir yazımda da belirttiğim gibi, bu kitabcık âdeta, sistematik olarak cehalet, kabalık, pislik, tenbellik, vurdumduymazlık ve serserilik propagandasını yapan, antisosyal bir meyilden ve komplekslerle dolu, mâlûl bir ruh hâletinden doğmuştur. Âdi, işsiz, inatçı ve kaba görünmeyi bir marifet sanan ve yeni teşekkül etmekte olan bir züppeliğin şimdilik mukaddes kitabı mahiyetindedir. Bunun için de, zararlı kelimesinin ifade edemiyeceği kadar korkunç bir mâhiyet taşımaktadır. Evet, ben bu zümrenin ve bu zihniyetin yeni farkına vardım. Önceleri birkaç dostumdan işittiğim menkıbelerine adeta inanmak istememiştim. Fakat sonra kendilerini ve hattâ mekânlarını gördükten, kendi ağızlarından mahiyetlerini öğrendikten sonra ürperdim. Hele Nurullah Ata beyin her mecliste bu şiirleri bol bol inşat ettiğini de duyduktan sonra şerlerinden Allah’a sığındım. Vaziyet kısaca şundan ibaret: Bu “efendi”lerin çoğu kulaktan dolma bir şeyler işitmişler. Fransa’da daha doğrusu Paris’te hakikîexistencialistedeğil de, bu maske ile geçinen garip kıyafetli, birkaç züppeyi çığırtkan olarak tutan, bazı bodrum kahvelerinde şaşkın birkaç Amerika seyyahını celbetmek için, içeriye oturmuşlar, bunlar her türlü kabalığı ve garabeti mübah olarak görüyorlarmış. Tabiî bu kahve çığırtganlarının asılexistencialismemeslekinden ve felsefesinden haberleri yok. Onlar, süs için yer dolduran sahtekârlardan
Şurama batan, diyor şair; şurama batan Özlem demeselerdi, bıçak derdim' 🕯️
1000Kitap
Ve şair duâ etti, Vefa gösterdiğin kadar vefa göresin.