En tatlı renkler nelerdir bilir misiniz? Ben bilmiyorum.. bilmiyormuşum. Ama şimdi de bilmiyorum. Oysa gördüm onları. O ümid ışığı aydınlatmıştı bu renkleri. Söyleyemedikten sonra neye yarar? Uyandım. Ve, günlerdir, o salon içimde, kafam bulanık, duygularım bomboş, dolaşıp duruyorum.. aşkı unutmam, ama daha önce tabancayı unutmam gerek. Yalnız beynimi bir şey kurcalayıp duruyor: Bu unutuşlar, acaba kendimi ve yaşayışı inkâr mı olur? Oğlumuz: Yarın Diye Bir Şey Yoktur
Kitap Alıntısı
983 - Babalar Günü/
Yatsı ezanıyla birlikte halı odasından gelen kirkit sesleri durdu. Abdestler alındı. Babasının aile bireylerine imamlık yaptığı namaz kılındıktan sonra yapılan tesbihat ile herkes odasına çekildi. *** “Herkes odasına çekildi.” Zihninde oluşan cümleyi kasıtlı olarak bir kez de diliyle tekrar etti ve gülümsedi. İlkokula gittiği zamanlardı. Ailesi köylerinin varsıl sayılan hanelerinden biri olmasına rağmen o zamanlar her çocuğa ayrı ayrı oda düzülmüyordu. Dört odalı evlerinin bir odası mutfak, bir odası halı dokuma odası olarak ayrılmıştı. Evlerindeki bu iki bölüm aynı zamanda şimdinin deyimiyle hem oturma odası hem salon olarak kullanılıyordu. Kalan diğer iki odanın birisi annesi ve babası; diğeri kendisi ve iki ablası için düzenlenmişti. Verdiği selamdan sonra beyazdan sarıya dönmüş rengiyle epey zamandır var olduğunu gösteren, tuzlanmış koyun postu seccadesinin kıble yönündeki sivri ucunu üste doğru kıvırarak ev halkından oluşan cemaatine dönen babasının imamlığında yapılan tesbihat ile namaz ibadeti tamamlanınca herkes odasına çekilirdi. Bu saatte başlayıp yatma vaktine kadar geçen süre aile bireylerinin günlük işlerini bir kenara bırakıp dinlenmek üzere kendileri için vakit ayırdıkları çok önem atfedilen zaman dilimiydi. Çocukluğuna dair en güzel hatıralarının içinde yer alan bu mutlu anlarında küçük ablası çeyizi için dantel örer; büyük olanı onlarında duyacağı şekilde kitap okur, uyuma vakti masal anlatıcılığına geçerdi. s.121 Sevil Şentürk/ Bir Fotoğrafın Anatomisi: Kadın, Deniz Kızı, Yol Taşbaşı Dergisi Sayı 5
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
anasını babasını kaybedenler, ansızın geriye onların bıraktığı boşluğa çekilirler. o güne kadar, yaşın ne olursa olsun, yüzüne vuran aydınlık, arkanda uzanan gölgeden beslenirdi. üçüncü boyutun elinden alınmış gibisin. gölgeleşme sırası şimdi sende. evet, gene sahnedesin kuşkusuz. ama nesi var bu tiyatronun? salon niçin bu kadar aydınlık da sahne karanlıklar içinde? sen yine sensin, seyirciler de hep o seyirciler. peki kimin aklına esmiş de, sırtları sahneye dönük oturtmuş onları böyle? Adnan Benk
23.57
Gözlerinin kıyısına varmaya üç dakikam kalmış Anlayamamışım bu idrak ötesi yanılsamayı Bir meddah edasıyla Tanrı’ya sunarken hezeyanlarımı Lete’nin kıyısında uyanıyorum, solmuş bir apori gibi bekliyorum Duyuyorum uzaklarda bir çocukla anne kahkahası Haykırıyorum aetherin ortasında mahvolmuş duygularımı Vahiyler gelmiyor göklerden bana, kurtuluşu kestiremiyor gözüm Tok sofralara oturuyoruz, senfoniler dinliyoruz, Elen Saatler duruyor şimdi, donuyor bu büyük salon Gözlerin mermer bir heykel gibi sessiz ve yabancı Biz, bu süslü masada iki çürüyen beden gibi Hiçlikten payımıza düşen payı bekliyoruz sessizce.
Şiir
Selahattin ​Enis, Zaniyeler’de Şişli salonlarını ve Mütareke aristokrasisini masaya yatırmıştı. Erkek Kızlar’da ise projektörünü erken Cumhuriyet’in en kutsal kurumsal mekânlarından birine; modernleşmenin ve yeni kadının inşa dairesi olan "Mektep"e (Kız Okulu) çevirir. Resmi ideoloji ve anaakım edebiyat için kız okulları, cehaletin yıkıldığı, asri ve faziletli "cumhuriyet annelerinin" yetiştiği birer aydınlanma yuvasıdır. Enis ise bu sterilliği ilk satırdan itibaren yırtar. Koridordaki kızlar "ateş konulmuş bir su tenceresi gibi fıkırdayarak kaynamakta", çorap bağlarının arasından paralar çıkmakta, elektrik kesintileri gizli günahların emniyet supabı olmaktadır. Selma karakterinin sınıf arkadaşlarına (Zehra, Müberra, Hasibe) yönelik tahlili, Zaniyeler’deki aydın eleştirisinin okul sırasındaki provasıdır. Dışarıdan "zahide" (dindar/ahlaklı) ya da "en terbiyeli" görünen kızların cepleri aşık nameleriyle doludur; müdireye yaranmaya çalışan Hasibe ise güce tapan oportünist aydının erken dönem prototipidir. Enis, çürümenin mekândan bağımsız, sistemik bir salgın (frengi gibi) olduğunu ilan eder. Öykünün sonunda Selma, sevgilisi Müzehher’in çantasında kendi annesinin aşk mektubunu bulur. Anne, kızının kadın sevgilisine göz koymuş ve kızının evde olmadığı günleri kollayan bir "zaniye"ye dönüşmüştür. Bu tekinsiz ve ensestiyöz kırılma, Enis’in sadece Şişli salonlarına değil, taşranın veya geleneğin sığındığı o "kutsal aile" mitine de zerre kadar güvenmediğini gösterir. Anne figürü (geleneğin, ahlakın ve şefkatin koruyucusu), kızının gayri-tabii (Enis'in deyimiyle) ilişkisine ortak ve rakip olmuştur. Burada Enis’in anlatıcı sesi ahlakçı bir tonda kalsa da, kurgusal dehası ahlakçılığın ötesinde mutlak bir nihilizme varır. Sığınacak hiçbir temiz köşe, arkasına yaslanılacak hiçbir
Edebiyat
Zâniyeler Salahaddin Enis Türk Modernleşmesinin Yapısal Yarılması ve Bir Semptom-Metin Olarak Zaniyeler: Selahattin Enis'in Natüralizminde Sınıfsal Dışarıdalık, Salon Nihilizmi ve Taşra Ahlakçılığı Bu çalışma, Selahattin Enis’in 1924 tarihli Zaniyeler romanını, erken Cumhuriyet dönemi edebiyat kanonunun dışına itilmiş kurucu bir "semptom-metin" olarak yeniden okumayı amaçlamaktadır. Eser, sadece Mütareke dönemi İstanbul’unun ahlaki ve toplumsal çöküşünü natüralist bir laboratuvar titizliğiyle teşhir etmekle kalmaz; aynı zamanda Türk modernleşmesinin köksüz kozmopolitanizm ile savunmacı taşra muhafazakârlığı arasında sıkışan yapısal şizofrenisini de belgeler. Çalışmada, Yakup Kadri’nin "içerideki isyankâr" konumu ile Selahattin Enis’in "taşralı dışarıdalığı" sınıfsal ve konumsal bir perspektifle karşılaştırılacak; eserin didaktik kusurlarının zihniyet tarihine dair epistemolojik birer kanıt olma niteliği tartışılacaktır. Kanon Dışılık ve Birincil Kaynak Olarak Roman Erken Cumhuriyet dönemi edebiyat kanonu, ulus-devlet inşası sürecinde "makbul", steril ve kurucu bir aydın/vatandaş kimliği üretmeyi hedeflerken, bu idealize edilmiş anlatının dışında kalan yapıları sistematik olarak marjinalleştirmiştir. Selahattin Enis’in Zaniyeler romanı, bu tasfiye ve unutturma mekanizmasının en radikal kurbanlarından biridir. Eser, edebiyat tarihi tarafından uzun süre "çiğ", "pornografik" veya "didaktik açıdan kusurlu" bulunarak halının altına süpürülmüştür. Oysa roman; Cenap Şahabettin’in salon elitizmini, Celal Sahir Erozan’ın Fecr-i Âti çizgisindeki bohem kadın avcılığını ve mütareke basınının (Ali Kemal, Refik Halit varyasyonları) oportünist kalemşorluğunu deşifre eden yapısıyla, salt bir kurgu olmanın ötesine geçer. Zaniyeler, dönemin entelektüel tarihi için pürüzsüz resmi anlatıları
Edebiyat