OKUR YAZAR MUHAMMED Müslümanlara ısrarla öğretilen anlatıya göre Muhammed, okuma-yazma bilmeyen, cahiliye dönemi Arap toplumunun görüşlerinden, kültüründen ve bilimsel birikiminden tamamen bihaber, ümmî bir çoban ve tüccardı. Bu iddia, Kur’an’ın ilahî bir mucize olduğunu kanıtlamak için kullanılır: “Okuma-yazma bilmeyen bir adam nasıl olur da böyle bir kitap getirir?” Ancak tarihî gerçekler bu resmi tabloyu ciddi şekilde sorgulatır. Muhammed, Mekke’nin önde gelen tüccarlarından Hatice’nin kervanlarını yönetmiş, Şam ve Suriye gibi Bizans ve Hristiyan kültürünün yoğun olduğu bölgelere defalarca seferler yapmıştır. Kültürel etkileşimin, Yahudi, Hristiyan, Zerdüştlük ve pagan geleneklerin bolca bulunduğu bir ortamda yıllarca ticaret yapmış, insanlarla yoğun diyalog kurmuştur. Bu süreçte dönemin hâkim fikirlerini, efsanelerini, bilimsel ve dinî bilgilerini yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Kur’an’da yer alan birçok unsur – yaratılış kıssaları, önceki peygamberlerin hikâyeleri, cennet-cehennem tasvirleri, hatta bazı bilimsel iddialar – o dönemde Arap Yarımadası’nda ve çevresinde zaten bilinen, Yahudi-Hristiyan kaynaklarında veya halk anlatılarında dolaşan bilgilerdir. Bunların Kur’an’a aktarılması, metnin ilahî bir kökenini değil, aksine dönemin kültürel birikiminin bir sentezini işaret eder.
Yaklaşırsam yanarım , uzaklaşır sam donarım ... refleksi hep bilinir..
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus… Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye. Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis: “Seven insan neylesin” Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına. “Hemen derdin söylesin” Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren… Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge “Ya korkarsa neylesin” Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki
Şiir
illa!
Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep Meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep
Jeopolitik Kaldıraç, Kurumsal Pragmatizm ve Gücün Mekaniği: Küresel Sağ Dalganın Gölgesinde Orta Doğu’nun Dönüşümü Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, uluslararası ilişkiler sistemi ideolojik kalıpların, demokrasi inşası vaatlerinin ve ulus-ötesi değerler siyasetinin tasfiye edildiği, bunun yerine tamamen faydacı, güce ve ekonomik altyapıya dayalı yeni bir gerçekçilik dönemine sahne olmaktadır. Bu dönüşümün en somut laboratuvarı, yakın döneme kadar vekil aktörler ve devlet dışı silahlı yapılar üzerinden yürütülen çatışmalarla şekillenen Orta Doğu coğrafyasıdır. Bugün bölgede, Washington’ın uzun yıllardır sürdürdüğü mikro-milliyetçilikleri destekleme stratejisinden vazgeçerek sınırları koruyan, merkezi devlet kurumlarını güçlendiren ve enerji merkezli kalıcı ağlar kurmayı hedefleyen yeni bir bölgesel mimariye yöneldiği görülmektedir. Uluslararası literatürde jeopolitik bir kaldıracı ifade eden bu yaklaşım, küresel sağ popülizmin yükselişi ve liderler düzeyindeki kişisel güç pragmatizmiyle birleştiğinde, hem Suriye-Irak-Türkiye hattındaki dengeleri altüst etmekte hem de iç siyaset ile dış politika arasındaki kırılgan bağı gözler önüne sermektedir. Küresel Deniz Ekseni’nden Kara Jeopolitiğine: Kavramsal Dönüşüm Tarihsel kökenleri itibarıyla bir coğrafyanın küresel bir denge merkezi olarak konumlandırılmasını ifade eden kaldıraç stratejisi, ilk olarak Asya-Pasifik bölgesinde, Hint ve Pasifik okyanuslarının kesişim noktasında yer alan takımada devletlerinin denizci kimliğini, liman altyapılarını ve mavi ekonomi kaynaklarını canlandırma vizyonu olarak doğmuştur. Bu özgün yaklaşım, büyük güç kutupları arasında dengeleyici bir orta güç olma arayışının ürünüdür. Ancak günümüz Orta Doğu denklemi, bu kavramın denizlerden kara jeopolitiğine, askeri üslerden
Siyaset
Gezdim halep ile şam'ı Eyledim ilim talep Meğer ilim bir hiçmiş İllâ edep,illâ edep Girdim ilim meclisine Eyledim kıldım talep Dediler ilim geride İllâ edep,illâ edep. ~Yunus emre