• 206 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Sevgili Dost,
    Sana mektup yazacağımı söylediğim günden be­ri bir telaş yaşanıyor postanelerde. Her postacı mektu­bu kendisi ulaştırmak istiyor sana.
    Güneşe tutulsa zarf, ilk kelimeler okunur mu? Mektuba nasıl başlamıştır acaba? Yaşlı postacılardan biri, ''Azizim Efendim" diye başlamıştır mektup, diyerek bir tahmin yapıyor.
    Diğe­ri, hayır, "Saadetlü"dür ilk kelime diye ısrar ediyor. "Gö­züm nuru", "İki gözüm", "Ruhum ve Karındaşım", "Aziz ve güzide refikimiz efendim ... "
    Her postacı bir şeyler söylüyor. İçlerinden biri abartıyor iyice: "Devletlü, ina­yetlü., merhametlü, veliyy-ün-niam ve pür himem efen­dim sultanım hazretleri ... "
    Diğerleri itiraz ediyorlar, bu mektup bir padişaha yazılmıyor, diye.
    Ya bu mektup kime yazılıyor?
    Bu mektup bir dosta yazılıyor. O halde "Sevgili Dost" diye başlamalı.

    ✍O halde sevgili Dost, dinle beni anlatacaklarım var sana diyor ve kitap incelemesini yazmaya başlıyorum :)
    Öncelikle kitaba güzel alıntı ve yorumlardan dolayı merak ederek başladım ve gerçekten övüldüğü kadar güzel olduğuna şahit oldum. Daha ilk sayfasında hakikaten insana bir Dost edasıyla yaklaşmış yazar ve o samimiyeti iliklerinize kadar hissediyorsunuz ki Içerisinde değinilen konulardan bahsetmiyorum bile. Kiapta 61mektup var 61 tane bizzat sana hitap eden mektup ve bu mektuplar öyle basit sıradan değil yeri geliyor toplumdaki yanlışları gözler önüne sererken yeri geliyor bir Dost ve kardeş gibi öğüt veriyor.
    Bu öğütleri de anlamlı sözler ile destekliyor A. Ali Ural .
    Ve yazarın sana seslenişi şöyle devam ediyor :

    Bir postacının elinden mi, yoksa posta kutusun­dan mı alacaksın mektubumu bilmiyorum.
    Birazdan takılacaksın satırlarıma. "Bana mı?diyeceksin. Evet sana ey dost!
    Sana söyleyeceklerim var.
    Kelimeler; ka­rınca yuvası gibi kaynıyor zihnimde. İçlerinden biri ka­ğıda düşüyor;
    yedi harfli: Dostluk.
    Ve bazen de unuttuğumuz değerleri hatırlatıyor bizlere
    A. Ali Ural tıpkı MERHAMET gibi...
    Sevgili Dost, Merhameti gördün mü?
    Eşkalini tarif etmem ge­rektiğini biliyorum ama bu hiç de kolay değil.
    Kanadı var; desem hemen yolarlar.
    Gözleri var; desem mil çe­kerler sürme diye.
    Ayakları var, desem mıhlarlar san­dalyeye.
    "Nesi var?"/ "Gülüşü var!" Ağlatırlar.
    "Nesi var?"/ 'Yapraklan var!" Kopartırlar.
    "Nesi var?"/ "Beyazı var!" Karartırlar.
    Sevgili Dost,
    Merhameti gördün mü? Tamam, söyleme bili­yorsan yerini. Bari hayatta olduğunu haber ver. "Mer­hamet ölmedi, değil mi?"

    Şeklinde devam ediyor kitap hasıl-ı kelâm hakikaten okumaya değen ve bittiği zamanda ardından minik bi hüzün bırakan bir kitap ve öyle bitirilip köşeye konulacak bir kitap da değil arada bir açıp tekrar tekrar satırlarında tebessüm ile gezineceğiniz bir baş ucu kitabı olma niteliğinde.O halde okumak için daha neyi bekliyorsun Sevgili Dost :))
  • 100 syf.
    ·Puan vermedi
    Barış Bıçakçı' nın ilk kitabını okumuş ve sevmemiştim, bu son kitabını da sevmedim. Bana göre bir arpa boyu yol alamamış kendisi. Aynı yazıda hem kitabı hem de kendi derdimi anlatmak zor olsa da deneyeceğiz işte. Önce şekil;
    Kitap 100 sayfa. Birazcık tasarrufla 50 sayfaya sığacak işi 100 sayfa olarak piyasaya sürüp de insanlara vayy günde 100 sayfa okuyorum dedirttiğiniz için sizi kınıyorum sayın editör. Gelelim içeriğe;
    Bir kere kitabın arkasına bir bakalım ne yazmışlar? ''Rıfat, zamanımızın bir kahramanı gibi, bir niteliksiz adam gibi, bir aylak adam, bir lüzumsuz adam gibi, bir ''R.'' gibi...'' bla bla bla. E Aylak Adam' ı okuruz o halde seni neden okuyalım? İlk kitabı için de Sait Faik öyküleri gibi deniyordu. O zaman da Sait Faik' i okuyalım, peki sen niye yazıyorsun onu söyle. Bize bilmediğimiz neyi sunuyorsun, nasıl bir bakış açısı getiriyorsun, beni nasıl bir dünyanın içine çekiyorsun? Var mı doyurucu cevapların? Bence yok işte. Şimdi kitabımız, Rıfat isimli bir kitapçının yaşamından kesitler sunuyor bize. Kısa kısa bölümlere ayrılmış kitap. Bu sayede çok kolay okunuyor. Her bölümün sonu bir aforizma ile bitirilmiş neredeyse. Bu yönüyle zaten günümüz tüketim trendine çok uygun bir kitap kendisi. Ne diyordu Hasan Ali Toptaş isimli kalemine kurban olunası sanatçı? ''Aynı zamanda bu hız edebiyatta aforizmasal bir söylemi de getiriyor kendiliğinden, ki bu, edebiyat çağımızın hastalığıdır bana göre. Halbuki edebiyat zamanın hızına müdahaledir.'' İşte bu kitap Hasan Ali Toptaş' ın tespitine kaynak teşkil eden işlerin güzel bir örneği niteliğinde. Kitap güzel açılıyor aslında. Günler Damlıyor isimli başlangıç bölümüyle kurgusuyla ilgili enfes bir girizgahla karşılıyor okurunu kitabımız. Sonrasında bir abimle sahafta okuyarak hayran kaldığımız bir pasajla da ikinci bölüm başlıyor. Devamında ise bana göre ciddi acemilik barındırıyor içerisinde. Bir kere bölümler arasında ciddi bir denge sorunu var, kitap çok dengesiz ilerliyor. Bir bölümü enfes bulurken, bir sonrakinde kitabı duvara fırlatma isteği duydum okurken mesela. Hayranlık duyma ile sinir olma hali baş başa gitse yine bir nebze, ama aksine; an geldi hayranlık açtı arayı ve ben güzel bir kitap diye tanımladım bu kitabı, an geldi sinir olma hali farkı dört beş boya kadar çıkartıp sürpriz kovalayan kumarbazların hayallerini piç etti. Yahu dikdörtgen isimli bir bölüm var kitapta, çerçeveletip as duvara ama bir sayfa arkasındaki bölümde geçen cümleye bakalım; ''Okuyucularını duygulandırmak dışında edebi bir amacı olmayan ve ikide bir veciz sözler yumurtlayan günümüz müelliflerini sürekli uyarması gerek'' E kendini tarif etmişsin sen be abi. Hem nedir bu ergen gibi kitabın ortasında laf sokma çabası. İşte tam da bu! Bu yüzden sevmiyorum ben bu Murat Menteş' i, Emrah Serbes' i, Barış Bıçakçı' yı. Ergen gibi davranıyorlar ve ergence kitap yazıyorlar. Olgunluk yok işlerinde. Bunun adına da samimiyet deniyor ne yazık ki. Samimiyetsizliğin en popüler hali oldu artık bu samimiyet meselesi günümüzde. Murat Menteş' te de aynısı var mesela. Bakın ben sanattan anlarım, kitaptan anlarım, enfes kitaplar okurum, dinle ilgili söyleyeceklerim var, siyasete de dokunurum, aşkla ilgili konuşmuş muyduk... Ya biraz sakin olun abiler! Anlatacak ne çok şeyiniz var sizin. Bir ergen böyle davranır işte. Sürekli kendini ifade etmek için çırpınır durur, dikkat çekmeye çalışır. İşte sizin kitaplarınızda bunu görüyorum ben. Gereksiz bir karmaşa, temelsiz söylemler, çok düşünmeden atılan sloganlar falan filan... İki konu var, ilki; ya ben bu kitaplarda başka kitaplara, filmlere, yazarlara yapılan göndermeleri görmekten çok sıkılıyorum. Nadiren yapılanı ve yapılırken de kör göze parmak misali bir tavır takınılmayanı çok güzel oluyor ama abartınca sıkıcılaşıyor ki bu kitapta çok abartılmış. İkinci mevzu ise şu; ben YGS' ye girdim. Fena da yapmadım hani, arkadaşlar baya iyisin diyorlar. İşte o YGS' deki bir Türkçe paragraf sorusunda adını unuttuğum bir yazarımızın sözüne yer verilmişti; ''okumak, neden piyano çalmaktan daha az uğraş gerektiren bir iş olsun ki'' diyordu. Okumak zor bir iştir, emek, çaba gerektirir. Caz dinlemek zor iştir. Kulağına hoş gelir tamam da müzikten anlayan, enstrüman çalabilen adam için caz daha anlamlıdır, sana kıyasla. Serdar Ortaç herkes tarafından dinlenen şarkılar yapar, dinlenir tüketilir, bir sonraki yaza yenisini yapar. En rockçısı bile alkol sınırını aşınca güzel bir hatunun da kalçasına sürtünecekse mesela Serdar popçuydu falan düşünmez kopar ortamda. İşte bu kitaplar böyle kitaplar. Kim okusa sever, anlar, yorumlar. Her sineğe bal var bu kitapta. Ama bana asıl enteresan gelen Orhan Pamuk gibi bir adamın kötü yazar olduğunu iddia edip de Barış Bıçakçı' yı son yılların en iyi türk yazarı ilan edebilen kişilerin kendini iyi okur sayması aslında, bu öz güvene sahip olmaları. Tüm bu yazdıklarımdan sonra Barış Bıçakçı sence iyi yazar mı derseniz evet derim, hatta Murat Menteş, Emrah Serbes gibi adamlara kıyasla çok çok iyi bir yazar. Şu kadar eleştiri yazdım yine de bu kitapta Aynalar isimli bölümdeki her cümleyi hayranlıkla tekrar tekrar okudum mesela. Barış Bıçakçı iyi yazı yazıyor ama iyi edebiyat yapamıyor. Dengeyi bulduğu, ergenlikten vazgeçtiği gün çok iyi edebiyat yapabilir gibi geliyor ama bana.
  • “Kâğıt mendiller...” diyerek cebimden bi tomar çıkardım ve sevdiceğime gösterdim “İşte bize dayatılan hayat da tıpkı bunlara benziyor. Kullan, işini görsün ve at, unut onu, sonra yenisini alırsın. Bireyin topluma yabancılaşmasının ilk adımı olan tüketim toplumunu çok güzel özetliyor bu mendiller. Ben var ya, bu tüketim toplumu hadisesinin orta yerine sıçayım sevgilim. Dev şirketler insanları sürekli tüketime sevk ediyor. Ve bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok. İnsanlar yiye yiye dana gibi g.tlerle gezer oldu. Ha şişmanladın mı? Kolay, aynı firma sana light, diyet ürünler sunar. Markaları da insanlaştırdı pezevenkler. Daha doğrusu insanlaştırmadılar da bize öyle sundular. Korur, baştan çıkarır, yolda bırakmaz, güven verir, kıskandırır. Sanki ürün, ürün değil bizim mahalledeki Sebahattin Abi, öyle mükemmel bir insan evladı sanki.”
  • 'sana söyleyeceklerim var. kelimeler, karınca yuvası gibi kaynıyor zihnimde.
  • Evet sana ey dost! Sana söyleyeceklerim var. Kelimeler, karınca yuvası gibi kaynıyor zihnimde. Içlerinden biri kağıda düşüyor, yedi harfli: Dostluk.
  • Gel bakalım sevgili okur, uzak kalma ‘Vişne Ağacı’mın gölgesine. Otur şöyle hem dinlen hem biraz konuşalım. Bugün söyleyeceklerim hayatını değiştirmene yardımcı olabilir. Bir hapishaneden bahsedeceğim sana bugün. Kimsenin görmediği ama derinden hissettiği yüksek duvarlı bir hapishaneden? Öyle bir hapishane ki bu… Müebbet gibi ne affı var ne de beraatı. Ruhumuz bu duvarlar arasında sıkışmış kalmış. Sence hangi hapishane bu ruhumuzu, zihnimizi ele geçiren? Tabii ki “El âlem ne der? Hapishanesi…” Sen de önemsiyorsun çoğu insan gibi bunun farkındayım. Yorgunluğun da bu yüzden.

    Biliyorsun ki, küçük yaşlardan itibaren sokuluyoruz bu hapishanenin kapısından ve hayatımızı el âlemin ne diyeceği yönünde şekillendirmeye çalışıyoruz. İnsanlar bizim hakkımızda kötü düşünmesin, hakkımızda iyi konuşsunlar diye uğraşıp, kendimizi kalıptan kalıba sokuyoruz… Kim için sevgili okur? Ne için? Uzatmadan söyleyeyim; el âlemi mutlu etmek için. Ne kadar uğraşırsan uğraş o “el âlem” dediğimiz konuşan çeteyi mutlu edemezsin. Hep bir kusur, hep bir eksik bulacaktır ki onlar… Yazık! Erken fark edip o hapishaneden kurtulursan ne ala! Ama yok ben onları memnun etmek için çalışmaya devam edeceğim dersen o hapishanede yapmak istediklerini yapamadan, hayallerine veda eder çeker gidersin bu dünyadan. Oysa hayat senin… Senden el âleme ne? Ya da el âlemden sana ne? Neden yorar ruhunu insan bu kadar? Herkes gibi olmak zorunda mıyız ki? Bu mudur hayat felsefemiz? “Hayatımızın akıp gittiği bu maskeli baloda kıyafetler güzel olsun yeter; kıyafet her şeydir. Renklerin, ışıkların kölesiyiz, gerçekliğe dâhil olur gibi gireriz dans edenlerin arasına ve (yalnız başımıza kalmadığımız, dans ettiğimiz sürece) dışarıdaki gecenin dondurucu soğuğundan, kendinden daha uzun ömürlü çaputlara bürünmüş fani bedenimizden, kendimizle baş başayken özümüz olduğunu sandığımız, ama aslında alt tarafı sözüm ona gerçekliğimizin kaba bir taklidi olan şeyden hiç haberdar olmayız.
    Fernando Pessoa
    Chiviyazıları Yayınevi
  • Gel bakalım sevgili okur, uzak kalma ‘Vişne Ağacı’mın gölgesine. Otur şöyle hem dinlen hem biraz konuşalım. Bugün söyleyeceklerim hayatını değiştirmene yardımcı olabilir. Bir hapishaneden bahsedeceğim sana bugün. Kimsenin görmediği ama derinden hissettiği yüksek duvarlı bir hapishaneden? Öyle bir hapishane ki bu… Müebbet gibi ne affı var ne de beraatı. Ruhumuz bu duvarlar arasında sıkışmış kalmış. Sence hangi hapishane bu ruhumuzu, zihnimizi ele geçiren? Tabii ki “El âlem ne der? Hapishanesi…” Sen de önemsiyorsun çoğu insan gibi bunun farkındayım. Yorgunluğun da bu yüzden.

    Biliyorsun ki, küçük yaşlardan itibaren sokuluyoruz bu hapishanenin kapısından ve hayatımızı el âlemin ne diyeceği yönünde şekillendirmeye çalışıyoruz. İnsanlar bizim hakkımızda kötü düşünmesin, hakkımızda iyi konuşsunlar diye uğraşıp, kendimizi kalıptan kalıba sokuyoruz… Kim için sevgili okur? Ne için? Uzatmadan söyleyeyim; el âlemi mutlu etmek için. Ne kadar uğraşırsan uğraş o “el âlem” dediğimiz konuşan çeteyi mutlu edemezsin. Hep bir kusur, hep bir eksik bulacaktır ki onlar… Yazık! Erken fark edip o hapishaneden kurtulursan ne ala! Ama yok ben onları memnun etmek için çalışmaya devam edeceğim dersen o hapishanede yapmak istediklerini yapamadan, hayallerine veda eder çeker gidersin bu dünyadan. Oysa hayat senin… Senden el âleme ne? Ya da el âlemden sana ne? Neden yorar ruhunu insan bu kadar? Herkes gibi olmak zorunda mıyız ki? Bu mudur hayat felsefemiz? “Hayatımızın akıp gittiği bu maskeli baloda kıyafetler güzel olsun yeter; kıyafet her şeydir. Renklerin, ışıkların kölesiyiz, gerçekliğe dâhil olur gibi gireriz dans edenlerin arasına ve (yalnız başımıza kalmadığımız, dans ettiğimiz sürece) dışarıdaki gecenin dondurucu soğuğundan, kendinden daha uzun ömürlü çaputlara bürünmüş fani bedenimizden, kendimizle baş başayken özümüz olduğunu sandığımız, ama aslında alt tarafı sözüm ona gerçekliğimizin kaba bir taklidi olan şeyden hiç haberdar olmayız." (Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı) Pessoa ne kadar da haklı…

    Biliyorum çoğu insanın bu hapishanede kalma sebebi; itibar, elde edilen imajı zedelememek ve çoğunlukla çıkar… "özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür, bunların hepsi sadece yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir. Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir. Ruhen ya da zihnen en yüce mertebelere ulaşmış olabilirsin: soylu bir kölesin öyleyse ya da zeki bir uşak, ama özgür değilsin."(Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı) İşin özü budur aslında, bunlardan vaz geçemiyorsak özgür de değiliz hayatta… İyi şartlarda yaşayan, yüksek duvarlar arasında mutlu olmaya çalışan mahkûmlar gibi…

    Ne garip değil mi! Öyle komik şeyleri önemsiyoruz ki… Bırak kim ne derse desin, kimse hayallerine ket vurmasın. İnsan isterse çıkar o hapishaneden. Memnun etmeye çalışma kimseyi… Sensin önemli olan, senin ne istediğin. Gençlik gidip arkana baktığında pişmanlık duyma hiçbir şey için. Mutluluk yakın elini uzat ve yakala…
    Umutla, sevgiyle kal…

    (Vişne Ağacı Köşemden) S. Toprak