Hayatımın incisi bana bu kitabı hediye etmişti. Onun ellerinden aldığım her şey gibi, bu kitap da bende özel bir yer edindi. Bir hediyeden öte, içini doldurduğu anlamlarla, kelimelerin arasına sinmiş varlığıyla benim için bambaşka bir şeye dönüştü. Türkiye edebiyatıyla aram hiçbir zaman iyi olmamıştı, ama incim verdiği için tereddütsüz okudum. Çünkü onun dokunduğu her şey, benim için bir anlam kazanırdı. Bir bakışı, bir kelimesi, hatta sessizliği bile… O, benim için tıpkı Barış’ın İnci’si gibiydi; karanlık duvarları aydınlatan, nefes aldığım tek yerdi. Sayfalar arasında kaybolmam birkaç saat sürdü ve hemen ardından filmini izledim. Ama fark ettim ki bu hikâye yalnızca bir çocuğun hapishane duvarları arasındaki yaşamını anlatmıyordu; çok daha derin, çok daha acı bir gerçeğe dokunuyordu. Barış’ın İnci’si gibi, benim incim de bana dünyayı anlatıyordu. Ama yalnızca masallarla değil; gözlerime ışık tutarak, kelimelerle ufkumu açarak, sevgisiyle içimdeki en derin boşlukları doldurarak… O bana bu kitabı verirken, belki de farkında olmadan, bana yine kendisini vermişti. Çünkü o neye dokunsa, orada bir iz bırakıyordu.
Bu yazıda Uçurtmayı Vurmasınlar’da dikkatimi çeken dört temel konuya değineceğim. Öncelikle, Barış’ın hapishane hayatını doğal kabul etmesi ile Sıfır Noktasında Bir Kadın’daki Firdevs’in maruz kaldığı istismarı normalleştirmesi arasındaki paralelliği ele alacağım. Ardından, Firdevs’in görünmez parmaklıkları ile Barış’ın demir parmaklıkları arasındaki benzerliği inceleyerek hapishane metaforunun farklı boyutlarını tartışacağım. Daha sonra, Platon’un mağara alegorisi üzerinden Barış’ın dünyayı algılayışını değerlendireceğim. Son olarak, uçurtma metaforunun Fahrenheit 451’de kitapların yakılmasıyla nasıl benzer bir anlam taşıdığını ele alacağım.
Barış, cezaevinde