Bu kitap tek bir an olsaydı; bulutsuz masmavi gök ve sapsarı güneşin ışıkları altında sıcacık bir toprağın üzerinde hem umutlu hem düşünceli duygularla yürürken bir adım ileri attığınızda zamanın durduğu an, işte o an olurdu.
Eğer bir ay olsaydı ağustos ayı, bir renk olsaydı turuncu, bir yer olsaydı köylerimiz, bir insan olsaydı, dedelerimiz ninelerimiz büyüklerimiz olurdu. Bir duygu olsaydı kesinlikle hüzün olurdu.
Ne ilginç ki yalnızca kelimelerden, cümlelerden oluşan bu kitap öyle sıcak bir dille yazılmış ki sadece okumuyor, yaşıyor ve hissediyorsunuz.
Mustafa Kutlu’nun dilinin yanında, hikayeyi yaşatan bir başka sebep daha var bence: tüm hikayenin doğanın, yeşilin, göğün, börtü böceğin, sebzenin meyvenin, toprağın içinde geçmesi… çünkü şehirlerde doğaya özlemle doluyuz. Ama bir gün tekrar doğaya hasret kalacağından habersiz olan insan şehirlere göç etme isteği ile dolup taşıyor. Ne zaman ki doğadan uzaklaşıyor, işte o zaman renkler soluklaşıyor ve kayboluyor… masmavi gök, sıcacık renkler kayboluyor ve tek başına kalıyor insan.