Beckett’in sarsıcı üçlemesinin ikinci kitabı olan Malone Ölüyor, eylemin tamamen durduğu, hikaye anlatıcılığının kendi üzerine çökerek can çekiştiği bir bekleme odasına davet ediyor resmen okuru. İlk kitap olan Molloy'daki o fiziksel, acı verici sürünüş ve arayıştan bahsetmiş idim, ikinci kitabında ise bu arayış bitmiş; yerini, kimin olduğunu bilmediği bir odada, bir yatağa çakılı halde ölümü bekleyen Malone'un mutlak eylemsizliğine bırakmış Beckett.
Bu eserde artık Malone dış dünyadan tamamen kopmuş durumda. Sahip olduğu tek şey; bir defter, bir kalem ve yatağından uzanıp bastonuyla kendine çektiği birkaç zavallı eşya. Dış dünya, sadece pencereden sızan ışıktan ve uzaktan gelen anlamsız seslerden ibaret. Dış dünyayla tüm bağlarını koparmış, insanlarla yüz yüze gelmekten kaçınan ve sadece önüne konan fotoğraflara bakarak yağlı boya portreler çizen asosyal bir ressamın zihniyetini kavramak için Malone’un bu odası son derece sarsıcı bir ontolojik zemin oluşturur ayrıca. Odanın sınırları, bilincin sınırlarına dönüşür. Eşyaların (boyaların, fırçaların, fotoğrafların veya Malone'un tükenmekte olan kaleminin) varlığı, yüce bir yaratıcılığın araçları olmaktan çıkar; ölümü, hiçliği ve anlamsızlığı unutturmak için kullanılan zavallı oyalayıcılara dönüşmüş durumda. Manik ve bipoların zirvesi bu adam.
Diğer yandan Malone ölümü beklerken zaman öldürmek zorundadır. Vakit geçirmek için hikayeler uydurmaya karar verir (Sapo ve daha sonra Macmann adını alan karakterler yaratır). Ancak bu yaratım süreci sancılıdır, isteksizdir ve neşeden bütünüyle yoksundur.
Romanın sonlarına doğru kurgu ile gerçeklik birbirine girer. Malone'un bilinci zayıfladıkça, yarattığı karakter Macmann'ın hikayesi ile kendi ölümü arasındaki sınırlar erir. Kitabın sonunda kelimeler teklemeye, cümleler