“Bitirdim…
Sazımı koydum kenara.
Nice şarkılar söylemiştim
Dalda öten bir kuş gibi
Şimdi ben de susuverdim
Yorulmuş bülbül misali
Artık başka bir şarkım da yok
Geldim dayandım sınıra
Bitirdim…
Sazımı koydum kenara.”
• Martin Eden - Jack London
Kitabın ilk sayfalarında, ilk kez girdiği o yabancı dünyada bir yağlıboya tablo görür Martin Eden. Duvarda asılı duran bu tabloya uzaktan hayranlık ve merakla bakar. Deniz, dalgalar, kaya, fırtına bulutları, günbatımı, uskuna… Çok etkilenir. Yaklaşıp incelemek ister tabloyu. Fakat yaklaştıkça şaşırır, tablonun çok kötü olduğunu fark eder. Beceriksizce fırça darbeleri, gelişigüzel sürülmüş boyalar, kusurlar… Oysa uzaktan ne kadar da beğenmişti tabloyu, hayran kalmıştı. Tekrar uzaklaşır tablodan, uzaklaştıkça tablo yeniden güzel görünmeye başlar gözüne. Ait olduğu dünyadaki her şey gibi o da yalnızca uzaktan bakınca güzeldir.
Ah, Martin Eden… Büyük sandığı dünyaların küçücüklüğü, özel sandığı insanların iğrençliği, üstün sandığı özelliklerin sahteliği karşısında afallayan, yıkılan, dağılan Martin Eden… Oysa ne kadar çok istiyordu o dünyaya girebilmeyi. Onlar gibi konuşmayı, onlar gibi giyinmeyi, onlar gibi görünmeyi, bilgilenmeyi, kültür edinmeyi, zengin olmayı, sınıf atlamayı… her şeyden çok istiyordu bunları. Fakat o dünyaya ulaşınca gördü ki erişmek için çaba sarf ettiği yer sandığı gibi güzel, özel, yüksek bir yer değilmiş. Kitaplarla, geceler boyu süren uykusuzluklarla, inatla, acıyla kendini yeniden yaratırken; hayranlıkla ulaşmaya çalıştığı insanların aslında bomboş, kibirle örülmüş, sahte bir kabuk olduğunu ve ona üstün görünen her şeyin bir gösteriden ibaret olduğunu anladı. Yükseldi ve yükseldikçe çevresindekilerden uzaklaşma ihtiyacı duydu. Uğruna yaşadığı hayali gerçekleştiği anda, o hayalin içinin ne kadar boş