• 394 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    " Benim şiirim ve hayatım bir nehir gibi akıp gitmiştir. Șili'nin yüksek dağları arasında ki derin vadilerde ortaya çıkan ve denizlere kavuşmaya çalışan bir nehir gibi. Suların üzerinde yüzen her şeyi götürmüş, coşkunluğu kabul etmiş, sırları günışığına çıkarmış ve halkın yüreğine giden bir yol açmıştır kendine.
    Acılar çektim ve savaştım, sevdim ve şarkılar söyledim. Dünya bölünürken ben yendim ve yenildim, ekmeğin ve kanın tadına vardım. Başka ne arzular bir şair? Ağlamaktan öpmeye, yalnızlıktan kalabalığa kadar bütün duygular şiirimde kanat çırpmış, içinde yaşamıştır. Ben şiirim için yaşadım, şiirimle savaşlar verdim."

    "Anılarımı İtiraf Ediyorum" kitabında, Pablo Neruda'nın anılarından, hayatına yön veren insanları, yakın dostlarını, aşklarını, yitirip- kazandıklarını, eylemlerini, hayat mücadelesini, başarılarını...okuyoruz. Lirik bir anlatımla yazılmış eserin içinde yer alan anıların kronolojik bir sıralaması yok.
    .
    Pablo Neruda, anılarını anlatırken nefesini hissettirecek kadar yakınımdaydı. Çocukluğuna, gençliğine, eylemlerine, savaşların gölgesinde ki hayatına, beni de katmıştı adeta... Birlikte yolculuklara çıktık; birlikte gözlemledik; birlikte acılar çektik; birlikte kazandık, birlikte kaybettik; yeri geldi kaybolduk sayfalarda..yeri geldi ormanlarda soluklandık...Atlarla uzun gezintilere çıktık... Haber vermeden çekip giden küçük Kien'in arkasından ağladık. Kaybettiği dostlarını aradık sokaklarda...Veda vakti geldiğinde elini yüreğine koyup en büyük umudunu şiirine fısıldadı.

    ------spoiler içerebilir------

    Şair ve yazar Pablo Neruda, 1904 yılında demiryolu işçisi bir babanın ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak Şili'de dünyaya gelir. Küçük yaşta annesini kaybeder ve babası ikinci kez evlenir. Daha çocuk yaşta Rus edebiyatıyla yakından ilgilenir. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov en çok sevdiği yazarlardandır. İlk aşk duygularını, yazdığı bir mektupla anlatır. O mektup için yıllar sonra "ilk sanat eserim onlardı" diyecektir. Eserlerinde onu en çok etkileyen şey, doğa ve sevgidir.
    Yirmili yaşlarda politikayla ilgilenmeye başlar. İspanya İç Savaşı'da Cumhuriyet'in korunması için çalışır. Bu dönemde şiirlerinin içeriği de siyasi bir boyut kazanır. Çıktığı Doğu yolculuklarında, O'nu en çok etkileyen şey, sömürge sisteminin yarattığı içler acısı manzaralardır. Bulașıcı hastalıkların yok ettiği insanları, tapınakları, dini törenleri yerinde inceler. Uzun yıllar konsolos olarak çalışır. II. Dünya Savaşı'nda pek çok yazar ve şair dostuyla birleşerek savaş karşıtı kongreler düzenler. En yakın arkadaşların toplama kamplarına gönderilmelerine tanık olur. Bağlı olduğu Şili Komünist Partisi'nin yasadışı ilan edilmesiyle Şili'den ayrılmak zorunda kalır ve çeşitli Avrupa ülkelerinde, İtalya, Meksika, S.S.C.B' de yaşamına devam eder. Yıllarca sürgün hayatında ve polis takibinde yaşar.
    1952'de Dünya Barış Ödülü, 1953'de Stalin Ödülü, 1971'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne hak kazanır. 1973'de ki Şili Darbesi'sin de, Salvador Allende'nin öldürülmesinden birkaç gün sonra hayatını kaybeder.
    En önemli eserleri: Alacakaranlık, 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Şarkı, Sonsuz İnsan Girişimi, Halkalar, Yeryüzü Konukluğu, İspanya Yüreklerde, Kaptanın Dizeleri'dir.
  • - Kür Şad! Savaşı kaybettik, dedi.
    - Birini kaybettikse ikincisini kazanabiliriz.
  • Vedat Demircioğlu'dan sonra Atalay Savaşı da kaybettik...
  • Savaşı bugün kaybettik.Fakat Allah'ın kutsal evinin yanan enkazına baktığımda,savaşın, benim ve Peygamber'i tanıyanların ölmesinden sonra ,uzun süre devam edeceğini anlıyorum.Çünkü savaş artık putperestlerle tek Allah'a inananlar arasında değil.Münakaşa sonuza dek sürecek şekilde başladı.Yeni savaş,Muhammed'in öğrettiği sevgi ve adalet dini ile,suç ve zulumlerini gerçekleştirmek için İslam'ı bir kalkan olarak olarak kullanıp arkasına saklananlar arasındadır
    Kamran Pasha
    Sayfa 515 - Epsilon
  • Her sonuçta pay kapmak dünya kuralı olmuş
    Taştan bozma kalplerse hep kanla dolmuş
  • "Savaşı kazandık ama masada kaybettik" diye neredeyse övünerek söylediğimiz bir söz vardır. Kanımızın son damlasına kadar vuruşuruz, dünya kadar şehit veririz. Sonra bir de bakarız ölen öldüğüyle, giden gittiğiyle kalmış. Başladığımız yerde, hatta belki de başladığımız yerin gerisinde kalmışız.
  • Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı.

    BASINDAKİ makaleleri okumaya başladığım zaman dehşet içinde kaldım. Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Şunu hemen peşinen söyleyeyim: Rumeli’den son gelen muhacirler kendileri de gelmedi. Mücrim ve kıt akıllı Todor Jivkov ekibinin aklınca Bulgarlaştırma kampanyasından sonra 1989’da sınır kapımızın önüne konuluverdiler. Sayıları 350 bindi. O günlerde de birtakım densizler konuşuyordu, “Bu gelenleri ne yapacağız? İçleri ajan dolu” diye. Rumeli Türkiye’si nedir, Osmanlı İmparatorluğu nerede kuruldu? O boş toprakların nüfusunu dolduran Orta Anadolu sürgünleri ne? Anlat ki anlayan çıkarsa...

    KURTULAMAZSIN

    Türklerin üzerinde büyük bir tarihi yük vardır. Üstelik bunu yurtdışında yaşayanlar daha iyi bilirler, her köşede bihaber Türk’ün olur olmaz adamlar tarafından sorguya çekilmesi şeklinde de tezahür eder. Hiç de milliyetçilikle alakası olmayan bazı arkadaşlarımız ABD’ye göçtükten 40 yıl sonra beni konferanslara çağırmaya başladılar. Hiçbirine gidemedim. “Şu şu eserleri bastırıp okuyun” dedim. Okudular mı okumadılar mı bilmiyorum. Geçen sene Chicago ve Los Angeles’taki konferans turunda gördüm ki ABD’ye göçmekle ve Amerikalılığı benimsemekle bu Türklüğün yükünden kurtulamıyorsun.

    ‘AHMAK’ DERLER

    Anadolu’da, öteden beri gelen göçmenlerle rekabet, istenmeyen misafir havası vardır ama şunu da söyleyelim, bizim buralardan Yunanistan’a göç edenlere göre ister Anadolu Rum’u, ister İstanbul Rum’u ve tabii Karamanlı Hıristiyan Türkler (Karaman Rumları) kadar sıkıntı çekmedikleri de bir gerçektir. Şimdi yeniden bu “muhacir” lafı piyasaya çıktı. Hiç kimsenin Avusturya’da Südet Almanlarına veya Hırvatistan’dan gelip yerleşen etnik Avusturya Almanlarına dil uzattığını görmedim. Böylesine herkes “ahmak” diye bakar. Ama burada zaman zaman ya kahve konuşmalarında ve de şimdi olduğu gibi basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı. Mühim değil. Ayrım galiba kayboldu zannedilen etnik duygulardan ileri geliyor.

    YÜZ GÜLDÜRDÜLER

    Yukarıda sözünü ettiğim ve bunlar da nereden çıktı denen Bulgaristan Türk’ü geldi, yüzümüz güldü. Önce kendi mesleğimden başlayayım. Her sene yaptığım genel kültür imtihanlarında en mükemmel notları Bulgaristan’dan gelenler alıyordu. Türkçeleri de düzgündü, Rusça ve Bulgarcanın dışında İngilizce veya Fransızcayı bilenler vardı. Hele talebenin birini iki kürsü asistan olarak istemişti. Yazlık tatil için on binlerin yığıldığı kasabalarda iyi marangoz, elektrik tesisatçısı, hastanelerde sağlık memuru ve hemşire bir lüks addedilirken bu ara meslekler bile onların sayesinde doldu. Türkiye’ye Rumeli Türk’ünün getirdiği tarımsal alandaki katkılar, Bursa’da sanayi kurulurken ehliyetli usta ve işçilerin çıkışı İkinci Cihan Harbi’nden sonraki göçlere bağlıdır. İtildikleri Bulgaristan’da ise o yıllarda görülmemiş sıkıntılar başladı. İspanya Yahudileri ve Müslümanları atınca ne çektiyse Fransa’nın en akılı evlatlarını yani Protestanlarını, Nantes Fermanı’nın (13 Nisan 1598) 14. Louis devrinde kaldırılmasından sonra Prusya’ya kaptırması böyledir. Bu sosyal kanun hep böyle işler.

    RUMELİ’DEKİ ANAVATAN

    Muhacir denen kitleler imparatorluğun ana unsurudur. Eğer imparatorluk Balkanlar’da kurulup sağlam bir Anadolu nüfusunu oraya yerleştirmese, Anadolu Türklüğü daha Emir Timur istilasından sonra ortadan kalkardı. 15. yüzyılda Osmanlı kendini Fetret Devri’nden sonra restore ettiyse bu Rumeli sayesindedir. 1912-13 Balkan Harbi’nde malum sebeplerle Rumeli elimizden çıktı. Bizler Balkan Savaşı’nda imparatorluğu değil Rumeli’deki anavatanı kaybettik. Bunun etkisi olumlu ve olumsuz olarak nesiller boyu sürdü. Yeni cumhuriyetin kuruluşu ve ideolojisinde elbette ki Balkanlılar hâkim unsurdur. Hiç istatistiklere bakıyor muyuz? Daha doğrusu tespit ettik mi? Birinci Cihan Harbi’nde ve İstiklal Savaşı sırasında MM grubunda ve Teşkilat-ı Mahsusa’daki üyelerin çoğu, fedailer neredendir? Ordu saflarındaki sayılara dikkat ettiniz mi?

    BU ÇİLE MECBURİDİR

    Geçen sene Gelibolu saha komutanımız yeni bulunan mezarlardaki Rumelili delikanlıların isimlerini veriyordu. Anadolu da bütün gücüyle imparatorluk için savaştı, herkes gibi ve son anda yük onun üstünde olduğu için belki de diğerlerinden fazla ama Türkler hiçbir zaman Türkiye’yi rahatlıkla elde edemediler. Zaten ettirmezlerdi. Bu toprağın üyesi olan insanlar bu zorlu çileyi çekmek zorundadır. Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşini kaybettiği Madrid faciasından sonra görevine devam ederek yerinde kalması bütün İspanya’da bir saygı uyandırmıştı. Hizmeti bitip Türkiye’ye geri dönerken büyük bir törenle uğurlandı ve orada dercettiği cümle bir yafta olmalıdır: “Türk olmak çok pahalıdır ama bir imtiyazdır.” Elbette ki Suriyeliler içinde Türkiye’ye intibak edenler var. Hatay Valimizden Türkiye erkek ayakkabısı sektöründeki patlamanın Suriyelerin sayesinde olduğunu dinledik. Gaziantep Sanayi Odası’dan bir beyefendinin “İşimiz iyi, 35 kâğıda işçi var”(!) dediğini de hatırlıyorum. Şirket kuranlar, çalışanlar var. Herkes bir değil ama maalesef asayişe dikkat etmeyen, hiç değilse şu an burada misafir olduğunu unutanlar da çok. Bunu ne Osmanlı İmparatorluğu’nun bitiminde gelen Rumelililerde ne de İkinci Cihan Harbi’nden sonra gelenlerde görürüz. Ülkenin bazı yerleri bazı zamanlarda askerlik yapamaz. Rusya, Cihan Harbi’nin başında Sarıkamış’taki faciadan sonra Doğu Karadeniz bölgesini kolayca istila etti. Buradaki nüfusun istisnalar dışında ahz-ı askerle orduya alınması mümkün değildi. Girit’te, Balkanlar’da yerli Hıristiyan nüfusla çatışan, çarpışan insanların bazısı Balkan Harbi’nden hemen sonra geldiler, askere de gittiler. Bazıları da maalesef Cumhuriyet’ten sonra mübadeleyle gelebildiler. Uzun bir sulh devri yaşıyoruz ama güney sınırımızda herkes askerlik yapıyor.

    ABARTMA, DIŞLAMA

    Suriye nüfusunun kalitesini çok abartmaya gerek yok. Hiç şüphesiz ki dışlamaya da gerek yok. Biz farklı toplumların insanıyız. Ezbere konuşmayalım. Topluma intibak sadece bir tarafın fedakârlığıyla değil herkesin uyumuyla sağlanır. Bazı toplumlar muhacerette yaşarken uyum gayreti içinde değil, bazılarının da muhatabını yönlendirme kabiliyeti yok. Türkiye’de muhacir Suriyelilerin ve yerli halkın bu kalıba uyduğu gerçek.