• Asiye Güldoğan

    Türkan Şoray'ı Şule Yüksel Şenler'den neden uzak tuttular

    Şule Yüksel Şenler, bir süredir yoğun bakımdaydı. Kimseyle görüştürülmüyor ve durumu kritikti. Bu durumdayken, üç yaş küçük kız kardeşi Gonca Gülsel Şenler, 28 Şubat’ta vefat etti. Hastanede bilinci kapalı yatan Şule Yüksel Şenler’in, kardeşi Gonca’nın vefatından haberi olmadı. Şubat ayından beri Bağcılar Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nde yoğun bakımda olan Şule Yüksel Şenler 28 Ağustos 2019’da vefat etti.
    Şule hanımla, kardeşi Gonca hanımın hayatları oldukça hareketli ve mücadeleli geçti. Dedeleri Mehmet Ali Aycan, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet ilkelerini benimsemiş, anneanne İkbal hanım da “kıyafet devrimine uyum sağlayarak çarşafı çıkarıp modern kıyafet giyen” bir “Cumhuriyet kadını” olmuştu. Çocuklarını “çağdaş, modern ve Atatürkçü” yetiştirmişlerdi. Böyle yetişen kızları Umran hanımı, “Atatürkçü, laik” Hasan Tahsin adlı akraba gençle evlendirdiler. Cumhuriyetin ilkelerini bütün benliğiyle yaşayan Umran-Tahsin çifti, doğan çocuklarına Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet vs. değil, Özer, Göksel, Yüksel, Gülsel, Tuncer, Çiğdem isimlerini koydu.
    Çocuklarının her birinin modern, çağdaş, cumhuriyetçi, laik yetişmesi ailenin “en hassas olduğu” konuydu. Ancak Özer, Ortaokul ikinci sınıftayken Tarih öğretmeni Necati Bey’den etkilenerek dine ilgi duymaya başlamıştı. Tarih kitabında İslam tarihi 8-10 sayfalık bir bölümken Necati Hoca, sene boyunca çocuklara İslam tarihini anlatıyordu. Özer öğretmenin etkisiyle dine yöneldi, lise döneminde nurcularla tanıştı ve Said Nursi’nin bizzat yanına gelip gitmeye başladı. Said Nursi, Özer’in adını Üzeyir yaptı.
    Özer’in evde ilk namaz kılması aileyi şok etmişti. Umran Hanım çok kızdı, sinirlendi, oğlunu “abdest alıp namaz kılmasın” diye odaya kilitledi. O zaman on beş yaşında olan Yüksel de, odasına hapsedilen ve “kapıyı aç” diye yalvaran Özer’le dalga geçti, alay etti, kapıyı açmadı. Ama Özer sabah ezanı okunurken, Haseki’deki ahşap evin üçüncü katının penceresinden aşağıya indi, camiye gitti. Namazdan sonra aynı şekilde tırmanarak odasına geri döndü. Aile bu durumu bir süre fark edemedi.
    ATATÜRKÇÜ AİLENİN “HACILARA HOCALARA  KARIŞAN” OĞLU
    “Hacılara hocalara karışan” Özer ile “rakı içen musiki hocasının nezaretinde ud, keman, mandolin çalarak fasıl yapan” ve “plajlara giden” aile arasında büyük çatışmalar yaşandı. Üzeyir adını alan Özer, eve pek uğramıyor, ancak onları “hidayete erdirmek” için çaba gösteriyordu. Özellikle kız kardeşleri Yüksel ile Gülsel’in üstüne çok düşüyor, ancak iki kız da ağabeylerinin vaazlarından sıkılıyor, hele Gülsel ağabeyini görünce dinlememek için kaçıyordu.
    Bu arada yazma yeteneği olan kızlar, ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in hala kızı İffet Halim Oruz’un sahibi olduğu Kadın dergisine yazı yazmaya başladılar. İffet Hanım, “sizin isimleriniz erkek ismi gibi, önlerine Ayşe, Fatma gibi isimler koyun” demişti. Bunun üzerine Yüksel, Şule Yüksel Şenler olurken, Gülsel de Gonca Gülsel Şenler oldu.
    Bir ara sarılık olan ve öldü ölecek gözüyle bakılan Üzeyir, vasiyet eder gibi “Sen bir örtünsen bütün kadınlar örtünecek” dedi Şule Yüksel’e ama o yine kabul edemedi. “Ben örtünemem, namaz kılamam, bunu benden isteme abi,” dedi. “Hiç olmazsa hatırım için bir kere derse git” isteğini ise geri çevirmedi. “Bir kereden bir şey olmaz,” diyerek kabul etti. Yaşlı bir hanım, “makyajlı, asri” Şule’yi, “Üzeyir efendinin kardeşi böyle biriymiymiş?” diye şaşırarak derse götürdü. “Bir kereliğine,” diye giden Şule, Risale derslerinden etkilendi, defalarca gitti ve hidayete erdi. Annesi Umran Hanıma göre, “kız da elden gitmiş”, o da hacılara hocalara karışmıştı.
    ÇAĞDAŞ ANNEANNE, DEĞİŞEN AİLEYE KIZIYOR
    Ancak Şule hidayete ermesine rağmen kapanmakta hayli zorlanmıştı. Aynanın karşısına geçiyor, başını örtüyor, “besleme kızlar gibi oldum,” diyerek beğenmiyor yarım örtüye dönüyordu. Bir süre bu mücadelesi sürdü. O günlerde eve gelen anneannesi İkbal hanım, “İlerlemek, yükselmek” anlamını taşıyan Yüksel’in “çağdaş kız olacakken, gerici gibi örtünmesine” kızdı. “Ne bu halin, kürt kadınlarına dönmüşsün!” diye çıkıştı. Kendi kızı Umran’a ve damadı Hasan Tahsin’e de, “Ne biçim çocuklar yetiştiriyorsunuz, biz sizi böyle mi yetiştirdik?” serzenişinde bulundu.
    Şule de anneannesine kızıyordu. “Sen niye annemleri öyle yetiştirdin. Onlar dini bilmediği için, bize de anlatmadılar. Sizin yüzünüzden ömürlerimiz boşa geçti. Neden bize Allah’tan, kitaptan, peygamberden bahsetmediniz. Vebal altındasınız!”
    Ailenin en moderni olmasına rağmen, o zamana kadar ailede tek namaz kılan İkbal hanım, “Hadi ordan, ben İslam’ı sizden daha iyi bilirim. Önemli olan dürüst, namuslu olmak, yüreği temiz olmak. Gerici, yobaz olmak, başına bez bağlamak değil.” diyordu.
    Nadir eve uğrayan İkbal hanımla, torunu Şule arasında çekişme İkbal hanım evde olduğu sürece devam etti. Ancak Şule oldukça inatçıydı, ağabeyi Üzeyir’den de hızlı çıkmıştı. Annesini ikna etti ve derslere götürmeye başladı. Bir süre sonra hepsi namaza başladı. Onların değişiminden eve pek gelmediği için haberi olmayan Üzeyir, bir gün salonda yatarken, bir ara uyku arasında Şule, Gonca ve Çiğdem’in namaz kıldığını görünce afalladı, kolunu çimdikledi rüya gördüğünü düşünerek. Çimdikten canı yanıp ses çıkarınca kızlar namazlarını bozdular.
    “Siz niye böyle yapıyorsunuz, benimle dalga geçmek için namazla alay edilir mi?” diye ağlamaya başladı. Onların namaza gerçekten başladıklarını öğrenince bu sefer sevinçten ağladı. Annesinin de kapandığını, namaz kıldığını görünce çok mutlu oldu.
    Şule, örtünmekle, kapanmakla yetinmiyor, başkalarının da kurtulmasını istiyordu. Çevresindeki “açık kadınları kızları” kapatmak, “dinden habersiz” gençleri İslamla tanıştırmak için faaliyete geçmişti. Kendisi çok zor dönmüştü, gençlerin bunalımlarını hissiyatlarını anlıyordu. Terziliği de çok iyi bildiği için “modern örtünme şekli” türbanı ve pardösüyü tasarlamış, bu modern örtünme ve “Şulebaş” diye anılan örtü, dönüş yapan kadınlarca benimsenmişti.
    Bu arada İslam Kadınına Hitap diye bir yazı yazdı. Üzeyir çok beğenince Mehmet Şevket Eygi’ye götürdü. Yorgunluktan baş yazı yazmaya fırsat bulamayan Eygi, yeni dönüş yapan Şule’ye jest olsun diye, başyazı yerine Yeni İstiklal gazetesinin ilk sayfasında yayınladı.
    ŞULE HANIM KONFERANS VERİRKEN KAPANAN KIZLAR
    Bu yazı fırtınalar kopardı ve Şule Yüksel Şenler’in tanınmasını sağladı. Yazı hakkında dava açılınca gazetelerde resmi yayınlanan “türbanlı yazar” bütün ülkede tanındı. Mehmet Şevket Eygi, bir anda şöhret olan Şule Yüksel Şenler’i Bugün gazetesinin yazarı yaptı. Yazılar hayli ilgi görüyordu ve konferans teklifleri gelmeye başladı.
    Samsun’dan İmam Hatip öğretmeni Ali Acar’ın talebiyle başlayan konferanslar, büyük izdihamlara yol açtı. (Ali Acar daha sonra MSP’den milletvekili seçildi, kızını Hekimoğlu İsmail’in oğluna vererek dünür oldu.) Şule Yüksel’in her gittiği yerde sadece salon değil, sokaklar ve caddeler dolup taşıyor, hopörlerle ses dışarıya veriliyordu. Şule Yüksel Şenler’i “salonda dinlerken başını örten kadınlar” vardı. Şule Yüksel Şenler yaklaşık üç yıl, Türkiye’nin neredeyse tamamını birkaç defa dolaşarak konferans verdi, her birinde üç-dört saat konuştu ve her yerde modern türbanlı kadınlar gözle görülecek kadar çoğalmaya başladı. Çocuklarına Şule ismini verenler vardı.
    Ankara Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinde verdiği konferans çok ses getirdi. Onbini aşkın dinleyen arasında milletvekili, bakan eşleri de vardı. Bu konferansın ardından büyük tartışmalar birbirini takip etti. Gazeteler, köşe yazarları, sol örgütler ayağa kalktı. Çetin Altan, Falih Rıfkı, İlhan Selçuk, Nizamettin Tepedelenlioğlu bu konferansı eleştirdiler.
    Falih Rıfkı Atay çok sert bir yazı yazdı.
    “Atatürk, ‘Dil-Tarih’ adı altında o fakülteyi ne umutlarla kurmuştu. Atatürkçülüğün dayanağı olacaktı o fakülte! Rahmetli liderin hâtırası ile alay eder gibi medreseye çevrilmiştir. Bahanesi de komünistlikle, sol akımla savaş! Böyle sağcılık, solun ekmeğine yağ sürer. Sağ akıma katılan aydınlar, aydınlar arasında ancak ahmak olanlardır. 20’nci asırda 7’nci asır yürümez. 20’nci asırda kaba ve kara ve kalın milliyetçilik gitmez. Bir konferans salonunun kürsüsünü Şule’ye, Kısakürek’e düşürmek! Olur şey değil. 29 Ekim devrimciliğinin nerede ise 45’inci yılında, Başkent’de bir üniversite fakültesinin “Osmanlı Medresesi”ne soysuzlaştığını görmek!” Falih Rıfkı, yazısının bir yerinde “akıl hastası” diyordu Şule için.
    HATİCE BABACAN OLAYI
    Konferansın etkisi bununla kalmadı, konferansı dinleyenlerden İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan İslam Tarihi dersine başörtüsü ile girince Prof. Dr. Neşet Çağatay ona, “Hey sen... Sen... Başörtülü kız...” diye seslendi. “Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun?.. Ya başındakini çıkar, ya da dışarı çık...”
    Fakülte dekanı Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurtaydın Hatice Babacan’ı odasına çağırarak:
    “Ya başörtüsünü çıkartırsın, ya da bu okuldan gidersin!” dedi. Doç. Dr. Bahriye Üçok, Neda Armaner ve bazı öğretim üyeleri benzer sözlerle üzerine gidince Hatice Babacan bayıldı.
    Hatice Babacan’ın okuldan atıldığı duyulunca muhafazakar kesim ayağa kalktı. Yurdun her yanından olayı protesto eden telgraflar, mektuplar, telefonlar yağmur gibi yağdı. İkinci sınıf öğrencisi Mustafa Demirsöz ölüm orucuna başladı. Komaya girerek hastaneye kaldırıldı. Fakülte yönetim kurulu bu sefer onu okuldan kovdu. Bunun üzerine yurdun her yerinden öğrenciler Ankara’ya yürüyüş yaparak protesto ettiler. Kitlesel protestolar sonucu fakülte bir ay kapandı, dekanı istifa etmek zorunda kaldı. Hatice Babacan olayı “Türkiye’nin ilk başörtüsü eylemi” olarak tarihe geçti.
    Şule Yüksel Şenler’in unutulmaz konferanslarından biri de MTTB konferansıydı. Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği en güçlü gençlik örgütü olarak binlerce öğrenciyi temsil ediyordu. Ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin faaliyet gösterdiği MTTB’de önemli şahıslar, yazarlar, siyasetçiler zaman zaman konferans veriyordu.
    MTTB bünyesinde bulunan İsmail Kahraman, Şule Yüksel’in dostlarından Tenzile Erdoğan’ın oğlu Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi gençler bu konferansa büyük önem veriyorlardı.
    Bir yakalanma kararı nedeniyle Bursa’da, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ve İzmir’de yaşadığı kaçaklık döneminden ve daha sonra aldığı takipsizlik kararından sonra Şule Yüksel konferansları, dinleyicileri de onu özlemişti. Akın akın gelen kadınlar ve genç kızlar, MTTB’nin salonlarını, koridorlarını tıklım tıklım doldurmuşlardı. Dışarıdaki cadde ise neredeyse Valilik binasına kadar kadınlı erkekli dinleyicilere mekan olmuştu.
    Konferansa gelen Münevver Ayaşlı’yı sahneye çağırdıktan ve yan tarafına oturttuktan sonra saatler süren konuşması coşkuyla karşılanmış, dinleyenlerin bir kısmı göz yaşlarına boğulurken, bazı açık kadınlar konuşmanın tesiriyle kapanıyordu.
    TÜRKAN ŞORAY DA HİDAYETE ERECEKTİ
    Bir süre sonra sonra Huzur Sokağı romanını yazdı ve gazetede tefrika edilen roman çok büyük ilgi gördü. Çocuklarına romanın kahramanı Feyza’nın adını verenler oldu. Bazı okurlar “Biz de o sokakta yaşamak istiyoruz, Huzur Sokağı nerede?” diye soruyordu. Roman, “Birleşen Yollar” adıyla film yapıldı, kabul etmez diye düşünülen Türkan Şoray başroldeydi. Çekimlerde zaman zaman bir araya geldiler, ancak Türkan Şoray etkilenmesin, “hidayete ermesin” diye daha sonra Şule Yüksel Şenler’i uzak tuttular. Çünkü Şule hanımın daha sonra ifade ettiğine göre, on gün kadar daha beraber olsalar, Türkan Şoray namaza başlayacaktı.
    Namaz sahnesinde ellerini açmış dua ederken kendisini öyle kaptırdı ki çekim bitmesine rağmen Türkan Şoray hala devam ediyordu. Yalnız bırakılmasını istedikten sonra, “Anam, anam! Mahşer günü ellerim yakandadır anaaaam!” diyerek hıçkırıklarla ağlıyordu. Onun bağıra çağıra ağlamasını ve söylediklerini duyan gazeteciler bu konuda bir tek satır yazmadılar, onun nasıl etkilendiğini gizlediler. (Şule Yüksel Şenler, Bugün kazanılan özgürlüklerde onun mücadelesi var, Demet Tezcan, Profil Yayınları.)
    Aynı günlerde Şule Yüksel, Hz. Ömer’in Adaleti oyununu oynayan bir tiyatrocuyla evlendi. (Şule Yüksel Şenler, konuşmalarında, röportajlarında ve hakkında yazılanlarda “eşlerinin adlarının anılmasını istemediği için”, ben de saygı duyarak isim vermiyorum.) Ancak ailesi ve çevresi buna şiddetle karşı çıktı. Kızlarının peşinden şehir şehir, ilçe ilçe koşturan kalp hastası Umran Hanım ile işlerinin başında olamadığı için iflasın eşiğine gelen Tahsin bey, kardeşi Gonca, Ankara’ya gidip yerleşen Şule Yüksel’e küstüler. Oysa ailesine daha fazla yük olmamak için evlenmişti, fakat Hz. Ömer rolünü oynayan tiyatrocu “eşine şiddet uygulayan” biri çıkmıştı.
    Evliliğin dördüncü ayında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaretten açılan davası kesinleşti. Dört aylık tehirden sonra Bursa’da hapishaneye girerken ailesinden ağabeyi Üzeyir’den başka kimse yoktu yanında. Hastalıklarla boğuşarak, hastaneye gidip gelerek geçiyordu hapis hayatı. Üçüncü ayda Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay onu affetti ancak kabul etmedi ve 13 ay 9 gün sonra cezasını tamamladığında yanında yine ailesinden kimse yoktu. Kardeşi Gonca ise, o hapisteyken evlenmiş, eşiyle Danimarka’ya gitmişti.
    Şule Yüksel Şenler hapisten çıkmıştı ama “Allah’ım tekrar hapishaneye geri döneyim” diyeceği günler başlamıştı. 12 Mart muhtırasından sonra Bugün gazetesi kapatıldığı için yazı yazacak gazetesi yoktu, konferanslar artık yapılmıyordu. Ailesinden, okurlarından, dinleyicilerinden mahrum, “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime; titrerim mücrîm gibi baktıkça istikbâlime.”  diyeceği ızdırab dolu bir hayat, Ankara’da onu bekliyordu.
    Gelecek yazı: Şule Yüksel Şenler, Tayyip ve Emine Erdoğan’ı nasıl tanıştırdı?
    Asiye Güldoğan
    Odatv.com
  • 350 syf.
    ·1/10
    *Ev hayatında kadın, dışarıdaki yaşamda da erkek, son karar veren kişi olmanın konforunu yaşamalıdır.(27)

    *Kısa sürede cinsel ilişkiye giren kadına hiçbir erkek değer vermez. Romantik duygu ile erotik duyguyu karıştırmak maalesef kadını küçültür.(32)

    *Bekaret aynı zamanda cinselliğin sosyal yönü ile alakalı bir durumdur. Son yıllarda bilhassa halk arasında şöyle bir söylenti dolaşmaktadır: “Artık erkekler, evlenecekleri kızda bekaret şartı aramıyorlar.”

    Ancak bu konudaki çalışmalar bu söylenti doğrular nitelikte değildir. Üniversite öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda, genç erkeklerin, evlenmeden önce karşı cinsle istedikleri gibi yaşadıkları, fakat evlenecekleri zaman, kimsenin elinin dahi değmediği bekar bir karşı cins istedikleri ortaya çıkmıştır.(42)

    *Kız çocukları ile erkek çocukları arasında herhangi bir sınırın bulunmamasından, en çok kız çocuklar zarar görmüştür. Mesela aynı sınıfta okuyan kız ve erkek çocukları arasında, kız çocuklarının kendilerini istedikleri gibi ifade edemedikleri görülmüştür. Amerika’da yapılan bir araştırmada, karma sınıflarda okuyan kız öğrenciler kendilerini baskı altında hissettiklerini söylüyorlar. Erkeklerin bakışlarından ve incelemelerinden rahatsız olup, duygularını bastırmak zorunda kalıyorlar. Fakat bu durum her iki cinsin birbirinden tamamen ayrı büyümeleri anlamına taşımıyor. Kızlarla erkeklerin belli alanlarda sınırlı bir şekilde bir araya gelmeleri en doğru yöntem olacaktır.(103)

    *Kadın ve erkeğin ayırt edilemeyecek derecede birbirine benzer giysiler giymesi, rol çatışmasına sebep oluyor.
    Esasında kadın ve erkeğin cinsel kimliklerini belli eder tarzda giyinmesi, toplumsal bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Giyinme ve örtünme, insan çağdaşlaştıkça ve medeniyete erdikçe gelişmiştir. Örtünme isteği insanın sosyal bir varlık olması ile ilgilidir. İlk insanların örtünmediğini hemen hepimiz biliriz. O halde açıldıkça ilkelleşiyor muyuz? Evet, ademoğlu açıldıkça başlangıca, antik çağa dönüyor.(106)

    *Yakın geçmişe kadarki zaman diliminde dinler ve kültürler, kadının cinsel kimliğini bir kenara bırakıp, şahsiyetini ortaya koyması bakımından örtüyü önemsemişlerdir. Örtü, erkek ile kadının cinsel farklılığını vurgularken, toplumun kadına karşı yaklaşımını da belirlemiştir. Fakat daha geniş açıdan bakıldığında, tesettür, kadın ile erkeği eşitleyen bir unsurdur. Özellikle kadının şehvet uyandıran alanlarını gizleyip kişiliğini öne çıkardığı için, insani düzlemde cinsler arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.(127)

    *Bir kadının dişiliğine dikkat çekmek, onun kişiliğini geride bırakır. Bugüne kadar kadın bedeni üzerinden yapılan politik ve ekonomik sömürülerin hiçbiri tesadüfi, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bu konunun toplumda oluşturduğu bilinç sapması, görüntüyle desteklenen teşhirin de yardımıyla kadının cinsel obje olma fikri güçlendirilmiştir. Bu da onun tüketim amaçlı kullanımını yaygınlaştırmış ve sistemli bir biçimde pornografik teşhir teşvik edilmiştir. Bunu önlemek için de kadının cinsel uyarıcılığını azaltmak icap eder. Bu konuda yasalardaki değişikliklerden çok, zihinlerde değişim olmalıdır.(128)

    *Kadının kendisini en güvende hissettiği yer, evidir. Şu anda Amerika’da aile üzerindeki çalışmalarda, üzerinde en çok durulan konulardan biri, kadının evinden ve çocuklarının eğitiminden sorumlu olabilmesidir. İdeal aile tipi ise kadının evinin hanımı ve çocuklarının annesi olduğu durumdur. Orada ekonomik kaygısı olmayan bir ev ortamının, kadının konforu olduğu anlatılır. Yoksa kadının eşiyle beraber sabah telaş içerisinde kalktığı, koşuşturmaca içinde çocuklara ‘’Yumurta dolapta, börek fırında...’’ gibi notlar bıraktığı, onların tek başlarına okula gittikleri, akşam eve geldiklerinde annelerini bulamadıkları bir hayat değildir. Bu şartlarda yaşayan çocuklar, genellikle ‘’Çalışan kadınla evlenmeyeceğim.’’ şeklinde bir yaklaşıma sahip olur. Kadın eğer çalışmak zorundaysa, çocuğunu mağdur etmeden çalışmanın yolunu bulmalıdır.(170)

    *Bir kadının üretken olması, mutlaka bir ofiste çalışması demek değildir. El işi ya da ev işi yapmak da üretkenliktir. Kadının örgü örmesi veya halı dokuması da üretimde bulunmasıdır.(171)

    *Bazı görüşler, ev hanımlığının da bir meslek olarak kabul edilip sigortalanmasını öngörmektedir. Bunun amacı, evdeki kadının da çalışıyor kabul edilmesini sağlamaktır. Bu tarzdaki görüşler, ideal görüşlerdir. Çünkü ev hanımlığı da bir meslektir; aynı iş yerinde olduğu gibi ev hanımı da sigortalanmalı, onun da sosyal ihtiyaçları karşılanmalıdır. Ev hanımlığı meslek olarak özendirilmelidir. Her kadın, evde iyi çocuk yetiştirmenin, iyi bir sekreter ya da iş kadını olmaktan daha basit olmadığını bilmelidir. İyi ev hanımlığı, asla küçümsenmemesi ve yıpratılmaması gereken bir kavramdır. Çünkü insanlığın geleceğini, iyi yetiştirilen çocuklar belirleyecektir.

    Kadının çalışması, toplumdaki değişimin göstergelerinden biri olarak görülüp, onun çalışmasına propaganda unsurları açısından hep övgüyle yaklaşıldı. Bu durum, ‘’modernist düşünce’’ olarak sunulunca, toplumdaki bazı değerlerde değişimler yaşandı. Bunun ailede, özellikle karı koca arasındaki bağlar üzerinde zayıflatıcı etkisi olmuştur. Sonuçta kadının süreçten nasıl çıktığının hesabı iyi yapılmalıdır.(172)

    *Eğer kadını çalışmaya iten sebep yoksulluk kaygısı ve zaruret ise, buna kimsenin itirazı olamaz. Aile bağlarını güçlü tutarak, bunu başarabildiği kadar yapmak zorundadır. Fakat zaruret söz konusu değilse, ideal olan, kadının çocuk eğitimini ön plana almasıdır. İyi çocuk yetiştirme kaygısı birinci planda tutulmalı, yapılacak uygulama bu ideale zarar vermeden olmalıdır.

    Toplumdaki statüsü sebebiyle kadın üzerinde psikolojik bir baskı oluşur. Kadının kendini güvende hissetmesi için bu baskı iyi değerlendirilmelidir. Kadının diploma sahibi veya eğitimli biri olması, mutlaka çalışmasını gerektirmez. Mesela yüksek okul mezunu olup da çalışmayan ve ‘’Çocuklarımı ben büyüteceğim.’’ diyen bir kadın, toplumdaki statüsüne zarar vermiş olmaz. Aslında onun bu konumu, hem toplumdaki statüsünü güçlendirir, hem de güven duygusuna daha büyük katkılar sağlar. Şu anda Türkiye’deki kadınların üniversite okuma talebinin altında yatan psikolojik dinamiğin bu olduğu görülmektedir. Yani “Üniversiteyi bitireyim, ama çalışmasam da olur. Diplomalı bir insan olarak ev hanımlığı yaparım. Ama gelecekte kendimi güvende hissetmezsem, nasıl olsa diplomam var…” düşüncesi, kadınların diplomayı bir sigorta gibi gördüklerini göstermektedir.

    İngiltere’de, çalışan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, “Mecbur kalmasaydım çalışmazdım.” diyen kadınların çoğunlukta olduğunu göstermektedir.

    Çalışan kadın, iş hayatının getirdiklerinin götürdüklerinden fazla olduğunu gördüğünde şöyle düşünecektir: “Çalışmak özgürleşmek midir, yoksa sadece para için mi çalışıyorum?”

    Para kaygısı yoksa, kadın çalışmakla özgür olacağını düşünebilir. Ama para için çalışan kadın, kendini özgür hissedemez; çünkü para kadını özgürleştirmez. Çalışan insanın yükü artmıştır; insan yükü arttıkça özgür olamaz. Özgürlük subjektif ve göreceli bir kavramdır. Önemli olan, kadının kendini evinde özgür hissetmesi ve aile bağlarının kuvvetlenmesidir.
    (173-174)

    *Toplumda bulunmak erkek için ne kadar gerekliyse, kadın için de o kadar gereklidir. Bir erkeğin dışarıda lüzumsuz dolaşması ne kadar saçmaysa, aynı durum kadın için de geçerlidir. Gereksiz olma açısından kadın ile erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat kadınların %80’inin, erkeklerin göz hapsinde bulunmaktan rahatsız olduğu da unutulmamalıdır. Kadın, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir yerde, onların göz hapsinde bulunma sebebiyle kendisini özgür hissedemez. Hele onun kıyafeti ve bedeniyle ilgilenen erkeklerin fazlaca olduğu ortamlardaki kadına “özgür” diyemeyiz. Yapılan istatistiklerde, kadınların bu ortamlarda kendilerini özgür hissetmedikleri görülmüştür. Dikkat edildiğinde, büyük kokteyllerde kadın ve erkekler ayrı gruplar oluşturarak konuşurlar. Gerek erkekler gerekse kadınlar kendilerini bu şekilde daha özgür hissederler.(176)

    *Hatta aileler, kız çocuklarının meslek sahibi olmasını, kocasıyla geçinemezse boşanabilmesi için istemektedir. Onların eğitimine bu kadar önem verilmesinin sebeplerinden biridir bu. Böyle bir düşüncenin arkasında da bencil olmaya yapılan özendirme söz konusudur. Savunma silahı olarak görüşülen bu durumun evlilik kurumuna sağladığı fayda tartışılır. Bu niyet ve amaçlar evlilik bağını zayıflatmaktır.(202)

    *Genç erkekler kızlarla flört etmeyi onaylasa, hatta onun bu teklifini reddeden kızları modern olmamakla suçlayıp küçümseseler de, evlenecekleri kıza başka bir erkek elinin değmemesini isterler.(214)

    *Erkeklerde biyolojik olarak saldırganlık ve vericilik, kadınlarda ise çekicilik ve alıcılık eğilimi vardır. Bu durumda güçlü olan, zayıfı ezebilir. Hem kadının, hem de erkeğin menfaatine uygun bir mantıkla düşünüldüğünde, kadın, erkeğin saldırganlığından korunmalıdır. Kuran, kadınların erkekler tarafından korunmasını emretmez. Yani “Erkek, kadını örtsün.” demez. Onun kendi tarafından korunmasını ister. Örtünme, kadına verilen bir sorumluluktur. Bunun sonucunda kadın, kendini rahatsız eden erkeklerin göz hapsinden kurtulur. İşe hayatındaki bir kadının, bedeniyle ilgilenen erkeklerle bir arada olması, onun fonksiyonunu azaltacaktır.

    Kız ve erkek öğrencilerin bir arada olduğu okullarda kız öğrencilerin kendilerini ifade edemedikleri, psikolojik baskı altında oldukları, fakat kız ve erkeklerin ayrı okudukları okullarda kızların daha başarılı oldukları öne sürülmektedir. Şu anda Almanya’da bu konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar, tartışılması gereken paradigmalardır.(338)

    *************
    Kimse bu yazdığım alıntılar hakkında bir şey dememiş.Kitapyurdu’ndaki ve burdaki yorumların %99’unda kitabın beğenilmesi bende hayal kırıklığı yarattı.
    Kendimden şüphe duymaya başladım yanlış mı anlıyorum diye.Kadın konusunda saçmalamaları haricinde Ahmet Yesevi’ye, Mevlana’ya ve tasavvufa da gereksiz övgüleri vardı.Belki aralarda güzel yorumlar çıkartılabiliyor ama okunması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Kadın-erkek konusunda daha güzel ve bilimsel olan kitaplar var.
    **************
    Buraya kadar olanlar kitaptan alıntılardı.Şimdi de geçmişte gündemde yer alan kadınlar hakkındaki sözleri koydum.

    “Kadın kadına eşitlik doğru olandır. Erkek erkeğe eşitlik doğru olandır. Eşitlik mağdur olanın mağdur eden seviyesine çıkarılmasıdır. Eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir önemli olan. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü bu fıtrata terstir.”

    “Tokadı da şimdi şiddetten mi sayalım? Tokadı ben şu an eğitimi için çocuğuma da atıyorum. Bu benim için yadırganacak bir durum değil. Şiddet bence bir erkeğin evdeki insanlara karşı olan sorumluluğunu bilmemesi, alkol ve uyuşturucu kullanması, sapkın hayat tarzını ailesine yansıtmasıdır. Ben sorumluluklarımın hepsini yerine getiriyorum. Sadece anlaşamadığımız ve zıtlaştığımız bir konu yüzünden bir tokat atıyorum. Şiddet mi bu? Her ailede bir kadın tokat atmış veya tokat yemiştir. Bazen şiddet ve kırgınlıklar sevginin pekişmesi bile oluyor.”

    “Sizin yapacağınız en güzel şey, evinize gidip bulaşık yıkamaktır.”

    “Sizler burada eğleneceksiniz. Fazla konuşmak istemiyorum. Özellikle evlerde bizlerin her şeyini siz bayanlar topluyorsunuz. Onun için sizlere gerçekten çok şey borçluyuz. Allah sizlerden razı olsun.”

    “Ömür boyu hapse mahkum olacak olan babalar, devlet eliyle cinayete zorlanmaktadırlar. Devletimizin başındakiler artık bu duruma bir dur desin.”

    İskenderun’da üç yıldır eski sevgilisi Y.D.’nin taciz ve ölüm tehditlerine maruz kalan N.K., defalarca emniyete ve savcılığa yaptığı başvurular ve "Nitelikli cinsel istismar" açılan davada verdiği mücadeleler sonunda tutuklama kararı alınması için yaptığı başvuruda savcıdan aldığı cevap, “Niye ilişkiye giriyorsun? Sonra bizi uğraştırıyorsun” oldu. Tecavüzcü tutuksuz yargılanıyor.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Türkiye'de devlet koruması altında iken öldürülen kadın olmadığını iddia etti. Bir gazetecinin Çağlayan Adliyesi’nde korumasıyla öldürülen bir kadını hatırlatması üzerine şunları söyledi:
    ''Aile Bakanlığı'nın koruma altına aldığı bir kadın değildi. Emniyet güçlerinin kendisine verdiği bir korumayla beraber öldürülen bir kadın vardı. O farklı bir durum.”

    “Evlilik olayını geri atmayın. Nasibinizi bulunca kararınızı veriniz. Çok seçici de olmayın. O zaman gülistandan boş çıkarsınız”.

    “Kadın iffetli olacak. Mahrem, namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.”

    "O konuşmamdan bir kısım alınmış. Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır. Ama orada ahlak kurallarıyla ilgili bir konuşma yaptım. Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar... Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.”

    “Bir kadın olarak sus.”

    “18 yaşındakinin zinasına karşı çıkamıyorsanız, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşıdır. Bir sınır yoksa hiçbir sınır yoktur. Şehvet öyle bir şeydir ki, sınırda durmazsanız, duracağınız hiçbir yer yoktur.”

    “Bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem.”

    “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor.”

    “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? Anası ölsün öyleyse."

    Kadınların "İş istiyoruz sayın bakanım" sözlerine karşılık olarak, "Evdeki işler yetmiyor mu?" yanıtını verdi.

    “Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Bir kadın çalışmayı tercih ederek fuhuşa hazırlık yapmış olur."

    “Kadının fıtratında erkeğe köle olmak var."

    Kadınların çalışmasına da karşı çıkan **** hamile kadınlar için "Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil" ifadelerini kullandı

    “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.”

    “Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar.”

    “Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir, Batı kadınları maalesef ezilmektedir."

    “Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok”” diye bağırdı ve mikrofonu kapattırdı. **** kendini “Temelde bayan olduğu için tepki gösterdim. Bayanların konuşacağı yer vardır, erkeklerin konuşacağı yer vardır.”

    Meclis’te boşanmaları araştırmak için kurulan komisyonun dünkü toplantısında AKP Isparta vekili ****, sunum yapmak için davet edilen Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan avukat ****’a “Konumunuzu bilerek konuşun”, “Gidin dışarıda konuşun”, “Ben sana haddini bildirmeye çalışıyorum” gibi ifadeler kullandı.

    “Ben kadına şiddet dememizin de bu konuyu büyüttüğü kanaatindeyim. Şiddeti bir bütün olarak ele almamız lazım.”

    “Madem (tecavüz) nedenini biliyorsunuz,siz de ilk dördünü yapmayın. Yapanlar salak mı?”

    “Önceki dönemlerde, şiddete uğrayıp karakola başvuran kadınlarımıza ‘Kocandır, sever de döver de’ nasihat edilerek gönderilirdi. Bugün artık bu yapılmıyor. Türkiye’de şiddet konusunda çok önemli bir değişimin yaşandığını görüyoruz.”

    "Ben sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam, bunların gerçeği bu diye ahlaksız olurum değil mi?"

    “Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez.”

    “Değerlerine önem veren anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi? Dolmabahçe’de ofisimin önünden Kadıköy’den gelenlerin filan orada durumunu görüyorum. Bütün bunları gördüğüm zaman, bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil. Buna rağmen benim toplumumun insanıdır diyorum, giyimine kuşamına şusuna busuna karışamam diyorum…”

    “Kadın-erkek bir bankta oturursun sohbet edersin, bunu saygıyla karşılarsın. Tayyip Erdoğan olarak ben bunu saygıyla karşılamam ve toplumun büyük kesimi de saygıyla karşılamaz. Ben Dolmabahçe'de ofisimin önünde, Kadıköy'den gelenlerin durumunu görüyorum. Ama saygı gösteriyorum. Giyimine kuşamına karışmıyorum. Ama aynı saygıyı benim eşim, kızım gibi giyinenlere de göstermeliler.”

    "Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün."

    Milletvekilinin kürtaj tartışmasında dile getirdiği "Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın." sözlerine karşılık, "Evli bir 'bayan'ın cinsel organı hakkında açıkça konuşmasının yüzünü kızarttığını" söyledi.

    “Bosna'da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular. Anne karnında hepsi öldürülseydi o tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı. O çocukların bir parçası da annenindir, o çocuklar masumdur. Bizde 'Babanın suçu çocuğa geçmez' diye bir anlayış var. Elbette yan etkiler ortaya çıkacaktır. Anne psikolojisinin bozulması, toplumda rahatsızlıklar vs.” diyen ***, AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevine getirildi.

    “Çocuğumuz öyle nereye giderse gitsin olmaz. Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya..”

    “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin.”

    ”Eş yoktur, zevce vardır.”

    “Bugün birçok gelişmiş ülkede kadınların hak mücadelesinin belli kalıplara söylemlere hapsolduğunu görüyoruz. Kadınların hak mücadelesinin eşitlik kavramına takıldığını adalet duygusunu ıskaladığını gözlemliyoruz.”

    “‘Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?’ deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar. Böyle bir yasa çıkarılıp da kürtajla ilgili daha ciddi kısıtlamalar getireceksek mutlaka onun yan tedbirlerini de almak durumdayız.”

    “Ahlaklı siyaseti beceremeyenler, hapisteki hainleri dışarı çıkarmayı birinci madde olarak önümüze getiriyorlar. Avrupa’dan gelen bilmem ne temsilcileri fahişelerin hatırı için biz bu hainleri serbest bırakamayız.”

    “Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil; böyle karınla sokakta gezilmez,terbiyesizliktir.”

    “Kimse, bakire olmayan biriyle evlenmek istemez. Türk toplumunda tecavüze uğrayan kıza, ‘Madem başına bu iş geldi, evlen’ derler. Bu toplumda, kız kardeşini kaçırıp tecavüz edeni, onunla evlenmezse takır takır vuruyorlar. Bunun aksini söyleyen de sahtekardır. Kaçıran kişi ırzına geçtiği kızla evlenince daha iyi olmuyor mu? Bekareti bozulduysa onunla evlenilmeli. Evlenince de cezadan kurtulmalı.”

    “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ise ya satılıktır ya da kiralıktır.”

    “Bu sorunlar aile içinde halledilmeli. Özgürlükçüyüz diye evlilik içinde zorla ırza geçmeyi suç sayarsanız iftiraların önü alınamaz. Bu suç sayılırsa karısı uyurken, cinsel şehvetini karısının üzerinde gideren bir erkek de tecavüzcü sayılır. Kadın kalktığında ‘benim rızamı almamıştı’ diye mahkemeye koşabilir.”

    “Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor. Aileden sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette o da konuşmuyor.”

    “Bekliyorum. Ayrıca Yılmaz ben kadını beğendim yahu.
    Ada'yı veresin mi geldi abi?
    Ada'yı değil ama neyse sonra konuşuruz.”

    “Kadına şiddet abartılıyor.”

    “Benim bedenim, benim kararım diyenler feminist.”

    “Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik.”

    “Evdeki işler yetmiyor mu?”

    “Çalışan kadın, ben kocama muhtaç değilim deyip yuvasını dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor.”

    Kadının ekonomik özgürlüğü için ‘aldatmaca’ demiş ve ‘çalışan kadınların yuvasını dağıttığını’ iddia etmişti.

    “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor.”

    “Dinimizde kadının canı, onuru ve hakları dokunulmazdır ve emanettir.”

    Hakkında uzaklaştırma kararı aldıran eşini, çocuklarının gözü önünde öldürdü; “Namus için pişman mı olunur” dedi!

    Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”

    “Türk kadını evinin süsüdür.”

    “Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler."

    “Kadının kocasına itaati farzdır.”

    “Kadın sesinin haram olduğu konusunda bütün ulema müttefiktir.Bu anlamda kadın ilahi de söylese, ezan da okusa, şarkı türkü de söylese caiz değil.”

    “Devlet dairelerinde,iş yerlerinde,kadın erkek karışık ortamlarda bulunmak kadın için bir kazanım mıdır?”

    “Kadın, bu Avrupalılar gibi çıplak gezinse 60-70 puanlık bir kadın, bir tesettürle 90 puanlık kadın oluyor, yani çekicilik, cazibe açısından… Çıplaklığı para etmiyor, etek giyse para etmiyor, tesettürle para etmeye başlıyor."

    “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın.”

    *(NİSA 34) Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları DÖVÜN(?). Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

    *Diyanet İşleri Başkanlığı bir kez daha gündemde. Bu kez internet sitesindeki Dini Kavramlar Sözlüğü'nde yer alan "İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir" ifadeleri kamuoyunun tepkisini çekmiş durumda.Diyanetin aynı sözlüğünde "Nikâh" tanımlamasında bulûğ çağına erişmiş kişilerin evlenebilmesinin mümkün olduğunun belirtilmesi ise bazı gazeteler ve siyasiler tarafından Diyanet'in erken yaşta evliliklere destek verdiği yönünde yorumlandı.

    *Diyanet'e bağlı fetva sitesinde Ocak 2016'da, "Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?" diye soruldu.Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur.""Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır."

    *6 Aralık 2017 günü Diyanet'e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, gelen bir soruya cevap olarak, erkeğin “Telefon,faks,mektup,mesaj ve internetle de eşinden boşanabileceğini” açıkladı:
    "Bir kimse, yüzüne karşı 'seni boşadım, benden boş ol' gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle, eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak, bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkar etmemesi gerekir."
    "Boşamanın yazılı olması halinde ise boşanan kimse, yazının veya mesajın eşinden geldiğinden emin olmalıdır. Bu durumda boşama hükümleri, kadının mektubu okuduğu andan itibaren başlar. Fakat koca eşini daha önce gıyaben boşamış da bunu mektupla haber veriyorsa, boşamanın hükümleri, kocanın boşadığı andan itibaren başlar."

    ****************
    Alıntıları siyasiler ağırlıklı olmak üzere sanatçılar ve “dinciler”den aldım.

    Siyasetçimiz hırsızsa,yolsuzluk yapıyorsa,ahlaksızsa bu konularda halkın nasıl olmasını bekliyoruz ki? Özellikle siyasetçilerin bu beyanlarından sonra halk nasıl davranacaktı?

    Dincilerden, tarikatlardan yeterince çektiğimiz halde akıllanmayıp başka tarikatlar beslenmeye devam ediliyor ise,

    Diyanet İşleri gibi gereksiz bir bakanlığın bütçesi 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarılıp; Bilim,Sanayi,Teknoloji bakanlığını, MİT’i 5’e katlıyorsa,
    (https://onedio.com/...i-5-e-katladi-844020)

    Diyanet gereksiz konularla uğraşıp duruyorsa, Nisa 34’ü dövün diye çeviriyorsa,

    İslam adı altında gereksiz ayrıntılara takılarak bambaşka bir din yaşanıyorsa,

    Din adı altında saçma hadislere inanılıyorsa,

    Mantıksız gelenek ve görenekler hiç sorgulanmadan uygulanmaya devam ediliyorsa,

    Çocuklarımız ilkel ataerkil düşünce modeliyle büyümeye devam ediyorsa,

    Bilimsel eğitime,cinsel eğitime gereken önem verilmiyorsa,
    (Önem verilmek ne kelime, eğitim sisteminin hali ortada bir de kadın üniversiteleri açmaya çalışıyoruz.)

    Kadına,çocuğa,hayvana şiddete yönelik bir adalet sistemi yoksa,

    Erkekleri değiştirmeden,dini doğru uygulamadan,çocuk yetiştirme tarzımızı düzeltmeden,adalet sistemimizi düzeltmeden hangi konuda ilerleyebiliriz ki?


    ************
    Türkiye’de en yaygın model ise geleneksel baskıcı erkek egemen, ataerkil aile tipi. Bu ailelerde baba mutlak egemen. Ailenin tüm ilkelerini, kurallarını, değerlerini baba tayin ediyor. Çocuğun veya gencin tüm davranışlarının anlaşılması, değerlendirilmesi babanın görüşüne, ilkelerine ve kurallarına göre oluyor. Baba adeta evin tanrısı gibi. Anne ise ikinci planda bırakılmış, ev işlerini yapmakla yükümlü kalınmış, adeta hizmetçi rolünde. Bu çarpık modelde, çocuğun elden geldiğince babasına benzemesi istenirken, sözüm ona evin reisi gibi yetiştirilmeye çalışılıyor. Böylesi bir ailede çocuk ne kadar babaya benzer ve babası gibi davranırsa, yaratılan aile değerlerinin sürdürülmesi söz konusu olacaktır. İşte bu durum, kimliği, kişiliği gelişmeyen, ancak babadan aldığı mesajlardan dolayı içinde kızgınlık ve öfke taşıyan çocukların yetişmesine neden olur. Çocuk başka bir çıkar yol olmadığı için babasından aldığını aynen sürdürür. Meselenin üzücü yanı, böyle bir ortamda yetişen çocuğun, gencin kişiliği tam olarak gelişmediği için özgüveni de olmaz. Dolayısıyla babasını aynen taklit eden, topluma babasından gördüklerinden farklı bir mesaj veremeyen erkekler topluluğu ortaya çıkar. Ülke olarak yaşadığımız sorun, kuşaktan kuşağa geçen ataerkil modelin sürdürülmesidir.

    Çocuğun ruh sağlığının yerinde olabilmesi, kaygısının endişe ve korkuya dönüşmemesi için bilgili, ilgili aile olabilmeniz gerekiyor.(Toplumun ancak beşte birini oluşturuyor.) Ailesine güven duymayan birey kendisine de güven duyamaz. Kendisine güven duyamayan başkasına hiç güven duymaz. Şimdi bizim toplumumuzda kim, kime ne kadar güveniyor?
    (Özcan Köknel - Bilgenin Aynası sayfa 53-54)
    ************

    Bonus:
    https://twitter.com/...920402784792577?s=21