Sıla gibi, inziva gibi, insanın kendisinde taşıdığı, gezdirdiği, ağırladığı tek yer: İnsanın yalnızlığı. Ve hayatın çözemeyeceği, yalnızca ölümle bitebilecek tek şey. Belki de bu yüzden, inzivaya, sürgüne 'derin' derin anlamlar aramak, bulmak yerine, onu yalnızca şairlere, yazıcılara bağışlamak yerine, bu dünyayı gezmeye gelmiş her ziyaretçinin, bir 'rehber'i gibi görmek gerekiyor: İnsan ve aslı: Yani, insan ve yalnızlığı.
Aynanın gösteremediği tek yer içimiz. İnsanın içindeki gölge gibi. Belki de biz içimizin gölgesiyiz. Ve o yüzden en parlak mutluluk anlarında, içimizi bir gölge kaplıyor. Yine Canetti'den: "Yazmak, yazmanın mutluluğu içerisinde kendi mutsuzluğunu unutana kadar yazmak." Güzel de, nereye kadar? Galiba şuraya kadar: "Öbür dünya, aslında içimizde. Taşıması güç bir bilgi, ama öyle; öbür dünya bizim içimizde tutsak. Modern insanın büyük ve çözüm bulunabilmesi olanaksız parçalanmışlığı da buradan kaynaklanıyor."
Uzaklığımıza gitmek üzere terk ettiğimiz yakınlık belki de sılanın ta kendisidir, belki de uzaklaşmak bahanesiyle 'inziva'dan kaçıyoruz, asıl sürgün kaçtığımız yerde olduğumuz haldir belki de.