Sevgili Lilyum...
Acelesi olmayanlardanım ben. Hayatın önümden koşarak geçmesine aldırmadan yürüyebilenlerden... Gitmek istediğim yerleri bekletebildim yıllarca. Hayallerimi erteledim, heveslerimi susturdum, kendimden vazgeçtiğim zamanlar bile oldu. Ama ne gariptir ki, hiç insan bekletmedim. Çünkü insanın beklemekten yorulduğunu, bir kapının önünde unutulmanın ne demek olduğunu iyi bilirdim.
Şimdi düşünüyorum da, insan bazı şeyleri herkese anlatabiliyor ama özlemeyi anlatamıyor. Çünkü özlemek, kelimelerin sırtına yüklenemeyecek kadar ağır bir şey. Bu saatlerde normal değerlerini aşan taşikardini kimsenin anlamasını bekleme. Kalbin durup dururken hızlanıyorsa, gecenin bir yerinde sebepsizce pencereye bakıyorsan, durduk yere bir ismi içinde tekrar tekrar fısıldıyorsan, bunun bilimsel bir açıklaması yok bazen. Özlemişsindir işte. İnsan bazen yalnızlıktan değil, bir kişiyi bulamamaktan yorulur.
Kimsesizlik hep bir boy önde. Her kimse o "sizlik"... Onsuzluk, sensizlik, evsizlik, sessizlik... Hepsinin kısa özeti aynı kelimeye çıkıyor: yokluk. Ve yokluğun en ağır biçimi, bir zamanlar varlığıyla dünyanı dolduran birinin artık hiçbir yerde olmaması.
Özlemek ele geçirdiğinde bütün yolları, artık kendi içine sürgün edilirsin. Tali yollar kapanır, anayollar kapanır, şehirler kapanır. Kendi kalenin içinde mahkûm olursun. Dışarıdan bakınca hayat devam ediyormuş gibi görünür ama içeride zaman çoktan durmuş olur. Çünkü özlemek, saatlerin çalışmasına rağmen zamanın ilerlememesidir.
Özlemek, aynaya ihtiyacının kalmamasına şaşırmak gibi bir şeydir. Çünkü insan en çok özlediğiyle konuşur artık. Önce küçük bir ıslıkla başlar monologların. Sonra bir cümle gelir. Ardından başka bir cümle. Sonra bütün bir gece boyunca sen konuşursun, karşında olmayan biri dinliyormuş gibi. O ıslık bir