"İstanbul'da hiçbir eylül ,1955'inki kadar hüzünlü olmayacaktı."
Kitabı tek bir cümle ile özetleseydim o cümle yazarın kapak tasarımında da yer verdiği işte bu cümle olurdu. Kitabı birçok yönden eleştirebilirdim ancak son 100 sayfası bütün eleştirilerimi çöpe atmama sebep oldu.
Kitabı teknik açıdan inceleyecek olursam roman tekniği açıdan birçok kusuru mevcut. Öncelikle dili bir roman dili gibi değil de yazarla bir yerde karşılaşmışsınız ve ondan Suzan ve Yorgo'nun hikayesini dinlemek istemişsiniz gibi basit ve sade. Edebi açıdan son derece zayıf. Romanların ana tekniklerinden biri olan betimleme sanatına da bu romanda yer vermeyi pek düşünmemiş yazarımız. Ama belki de bu, yazarın bilinçli bir tercihidir. Zira konu öylesine zor ve anlatırken insanın boğazını düğüm düğüm yapan bir konu ki böyle bir konuyu ağdalı sözcüklerin arkasına gizlemek istememiş olabilir yazarımız.
Gelelim kitabın bizi sarsan , yüzümüzde bir tokat gibi patlayan, bitirip kapağını kapattığımızda vicdanımızla baş başa kaldığımız konusuna. Kitapta aslında iki roman okuyorsunuz. Biri Balcıgil'in yazdığı , diğeri ise Balcıgil'in ana kahramanı Suzan'ın yazdığı roman. Kitap, olaylardan sonra büyük bir yıkım yaşayan Suzan'ın içini yakan tüm o anıları yazıya aktarmaya karar vermesiyle başlıyor. Ve yavaş yavaş o kara günlere, 6/7 Eylül olaylarına geliyor. Bir başka vadide ise Suzan Yassıada yargılamalarına gitmek, bildiklerini anlatmak için çırpınıyor. Çünkü biliyor ki bu zehri akıtmazsa onu öldürecek; bu yüzden "Söyledim ve ruhumu kurtardım." demesi.
6/7 Eylül Olayları bugün bile tartışmaya açık Türkiye'nin bana göre yüzleşmeyi başaramadığı olaylardan birisi. Zaman zaman hükümetler tarafından kabul edilen, zaman zaman biz bir şey yapmadık halk galeyana geldi denilen, yaşandığı dönemde devlet meselesi