Bazı kâbusların nedeni, rüyada görülen kişi ya da nesnenin varlığı değildir. Bazen kâbus, tam tersine, rüyadaki nesnenin varlığının kendi yokluğunu çağırması nedeniyle ortaya çıkar.
Örneğin, varoluşsal koordinatlarını ancak Öteki'nin nesnesi konumunda kurabilen bir özne için, eski ve sözde "toksik" partnerini rüyasında görmek kâbusun nedeni değildir. Popüler söylemin iddia ettiği gibi mesele geçmişteki istismar ya da çekilen acı değildir. Rüyayı kâbusa çeviren şey, tam tersine, o kişinin artık öznenin hayatında olmamasıdır. Eski partner, rüyada bir varlık olarak görünürken, aynı anda kendi yokluğunu da temsil eder.
Bu konumda özne açısından toksik ilişki acı verici olabilir; ancak ilişkinin yokluğu çok daha radikal bir sonuç doğurur. Çünkü ilişkinin sona ermesi, öznenin Öteki'nin nesnesi olarak işgal ettiği konumun da ortadan kalkması anlamına gelir. Böylece özne, kendi varoluş koordinatlarından dışlanmış olur. Being düzeyinde hâlâ vardır; ancak existence düzeyinde artık yerini kaybetmiştir. Bu durum, bir tür simgesel ölüme karşılık gelir.
Buna benzer örnekleri, sözde ilkel olarak adlandırılan kabilelerde kabile üyesinin topluluk dışına sürülmesinde görebiliriz. Aynı şekilde, Paris'in Nazizmden kurtuluşunun ardından işbirlikçilerin saçlarının kazıtılarak kamusal alanda teşhir edilmesi ya da günümüzde cancel culture'ın hedef aldığı kişilerin toplumsal dolaşımdan silinmesi de benzer bir mantığa dayanır. Bu örneklerin hiçbirinde kişi biyolojik olarak ortadan kaldırılmaz. Yemesi, içmesi ya da fiziksel varlığı doğrudan tehdit edilmez. Buna rağmen özne, ancak ilişkisel ve simgesel ağ içinde var olabildiği için, bu ağdan dışlandığında ağır sonuçlarla karşılaşabilir. Simgesel bağların çözülmesi kimi zaman ağır ruhsal çöküşlere, kimi zaman deliliğe, kimi zaman da gerçek